23 Mart 2009 Pazartesi

Bilinmeyen Atatürk-3




SİNEMACI ATATÜRK

Bunun üç gün sonrası, Atatürk, Galip Arcan’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Atatürk piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar ve bir müddet sonra oyun bitince; “Bana Galip Arcan’ı çağırın!” der. Galip Arcan gelince; “Bu piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”. Ve Atatürk; “Hayır, bu Flor Doranj adlı boldvilin’in aynen çevirisi, neden bunu belirtmediniz? Hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca, ne dedim biliyor musunuz? “A be Atam, boldvilin’e varıncaya kadar, bunları ne zaman okursun? Ne zaman kafanda tutarsın?” “Sanat ve Atatürk” adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Sinema... Yönetmen Cezmi Ar, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e, tabii Cumhurbaşkanı ya, şöyle dur böyle dur diyemiyor ama diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk; “Gel Cezmi gel, burada başkomutan sensin. Ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın” diyor. Cezmi Ar hayatının son günlerinde; “Ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım” diyecektir. Yıl 1937, Münir Hayri Egeli ile Çankaya’da odalarına çekilirler. Atatürk bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur adı; “Ben bir İnkilap Çocuğuyum” dur. Kendi yazdığı film senaryosunu, Münir Hayri Egeli çekecektir, Atatürk de oynayacaktır. Ama yıl 1937’dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu, filme çekin, çok faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.



OKUYAN ATATÜRK

Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen Atatürk için diyor ki; “Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal’dir”. Bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, on yılda bunların hepsi peki nasıl oluyor? Ben sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca, keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine, şu sözünü yerleştirselerdi, herhalde Türkiye çok farklı bir yerde olurdu şu anda. Atatürk diyor ki; “Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dile bile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak Mustafa Kemal tarihimize geçmiştir.



ATATÜRK VE TÜRK KADINI

Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir okuma değil. Sizi 1914’e, Anafartalar’a götürüyorum. Anafartalar’da savaşın bir yerindesiniz ve çadırınıza gelip postalları çıkarıp rahatça dinlenmek istersiniz. Ama öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemet’in, Fransız Türkoloğu Devin’in Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor Mustafa Kemal onları okuyor. Diyorlar ki; “Niye bunları okuma gereği duyuyorsun?” verdiği cevaba bakın, diyor ki; “Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var, onu tespite çalışıyorum”. Gelelim 1916’ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin Çalışlar’ı çağırıyor ve eline bir not veriyor. Notta ne yazıyor biliyor musunuz? “Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak”. 1916’da, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında neden Mustafa Kemal’in aklına Türk kadını gelmiş? Unutmayın, Kurtuluş Savaşı’nda gördüğümüz kadın manzarası, değil Atatürk’ü, dünyayı şaşırtan bir manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk defa Kurtuluş Savaşı’nda görülmektedir. Atatürk bu savaşta Ayşe Hatun’u tanımıştır. Ayşe Hatun’u hepimiz tanıyoruz. Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? Ya da zamanımızda hangi kadın yapabilir? Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, Ayşe Hatun’un bütün düşüncesi o. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar, ama indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunun düşmanın şehit ettiğini görecektir. Ayşe Hatun ya da diğer adıyla Tayyibe Hatun o zaman ne yapar? Çocuğunu yere koyar, üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söyler. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu; “Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun, bu benim için de senin için de bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor. Hanımefendiler lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz ve tercih yapın, sizden sonraki kuşak mı? Çocuğunuz mu? İşte Mustafa Kemal, bu Ayşe ya da diğer adıyla Tayyibe Hatun’u tanıdı.

Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, hava dondurucu. 75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini Komutan Mustafa Necati’den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Nine ne kadar yorgan battaniye varsa cephanenin üstüne örtmüştür ama kendisi pazen elbiseyledir. Komutan şunları söyler; “Nine kar sepeliyor, hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına” dediğinde aldığı cevap şöyledir; “Dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. Hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorum ki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a oğul...” diyen bir nineyi de tanıdı Mustafa Kemal. Albay Hulusi Atağ’ın kafilesinde olan genç bir kadınımız ise hastadır ve cephane taşırken yere düşmüştür ve ölmek üzeredir. Hulusi Atak sorar; “Bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım” der ve aldığı cevap şöyledir; “Adımı ne yapacaksın? Yaz, benim adım Anadolu” Savaşta Atatürk Zekiye Hanım’ı da tanıdı. Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? 10 Aralık 1919 tarihinde, öğretmen okulunun bahçesine 3.000 kadını toplamış, dedim ki herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3.000 kadın... Tamamı kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için dünyaya geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır bu kadar kadını? Cep telefonu yok, faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar var farz edelim. Kadının sokağa çıkma hakkı yokken, 3.000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Bir düşünün...

1996’da İngiltere’de seçim yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı, seçimden önce 13’dür, seçimden sonra birden 123 olur. Kim yaptı bu başarıyı derler? Leslie Abdela adlı bir hanımefendidir. Leslie Abdela’yı tüm ülkeler çağırırlar; “Bize de öğret metodunu, biz de kadını fazla sokalım meclise” derler. Leslie Abdela’yı Türkiye de çağırır. Dolar alır ve anlatmak için Şile’ye gelir,. Ve işte sözlerinin özeti; “İngiliz kadını bu başarıyı Atatürk’e danıştı. 1919 dan beri biz Türk kadınının ve Atatürk’ün peşindeyiz, merak ediyorum iki kadın milletvekiliniz benim peşimde niye acaba?” Peki Leslie Abdela’nın uyguladığı projenin adını biliyor musunuz? “Mutfak Projesi” Eğer biz bu metodu uygulasaymışız Türkiye’de sanıyorum erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı.

22 Mart 2009 Pazar

Bilinmeyen Atatürk-2




ÇEVRECİ ATATÜRK

Atatürk’ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık
araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale’de topçu atışımız başladığı
sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği bir hikaye ama
ben yine de anlatacağım. O günün Ankara´sı kurak, çorak bir köy. Çankaya’dan
meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir tek iğde ağacı varmış.
Atatürk, o iğde ağacının önünden her geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş
ve o iğde ağacına selam verirmiş. “Aman paşam ne yapıyorsunuz böyle?”
demişler, “Eee, o yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın
bir neferi. En az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var.” demiş.Yani;”Niye şaşırıyorsunuz?” der gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan
arkadaşına; “İşte bu benim...” derken bir de bakıyor, ağaç yok ortada hemen
iniyor; “Ne yaptınız bu ağaca?” diyor. “Paşam” diyorlar; “Yolu genişletme
için mecburduk kestik o ağacı”. “Yahu diyor bir de bana soraydınız, bu ağacıı
kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum” diyor. Daha fazla dayanamıyor,
arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür
ağlamaya bşlıyor. Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Ağaç çok zor
şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu
için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal’in
omuzlarındaydı da onun için...

Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye başlamıştı.
Hani “Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale
edebilirim...” diye. Bildiğimiz doğa katliamı yani en kolay yaptığımız
katliam. Yıl 1930, Atatürk Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir
bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. “Yahu” der “Sen haytında
hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmi ki? Kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve
niye?” der. Bahçıvan der ki; “Paşam, çınar ağacının kökleri köşkün temelini
kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü
kaybedeceğiz, ya ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı
kesiyoruz”. Bir an düşünür ve; “Hayır gerekirse köşkü ağaçtan
uzaklaştırırız” der. Derler ki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü
ağaçtan uzaklaştırmak? Mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne
yapar biliyor musunuz? İstanbul’da köprü altındaki tramvay raylarını
Yalova’ya taşıtır. Köşkü olduğu gibi tutarak kendisi de kazma
kürek temelini kazarak ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü
ağaçtan, 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi ayakta
durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.

Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den sonra. Ama Mustafa
Kemal 1980´den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre dersi vermektedir.
5 Mart 1996’da “Atatürk ve Türk Kadını” konulu tiyatrolu konferansımı 25
gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık,yorulduk, oturduk,
televizyonu açtık. İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere görüntü
tekrarlanmak üzere önemli bir haber verildi. Haberi aynen aktarıyorum, diyor
du ki; “Amerika’da eski bir ünlü bir müzikhol hiç yıkılmadan dünyada ilk kez
uygulanan bir yöntemle, raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine
yeni bir binanın yapıldı”. Dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi.
gençlerden biri kalktı ve ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim biz tarihe
pek bir daldık. Bakın el alem neler yapıyor? Teknik, medeniyet biraz da
onlara baksak” deyince arşivimde 1930’da Atatürk’ün bu işi yaparken çekilmiş
resimleri, raylar üzerindeki çekilen resimleri gösterdim ve dedim ki “Şu
anda ne söyleyeceksiniz bana?” Bir genç kalktı ve; “Ya öğretmenim suç bizde
mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri”
dedi. Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç,
bu haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faktsa aynen şu yazıyordu;
“İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek
suretiyle bu mesajı verin. Bu gün 1996, Amerika raylar üzerinde bir binayı iki metre çekiyor,
yerine yeni bir bina yapıyor, 1930’da ise Atatürk, binayı 4 metre 8 santim
çekiyor, sadece bir ağaç kurtarmak için”

Yıl 1996 idi. Yıl 2005...
Hiçbir televizyonda bunu izlediniz mi? İzlemediniz...

Hadi gelin Söğütözü’ne gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için
80 tane söğüt ağacının olduğu yere. Söğütözü’ne Atatürk hep dinlenmek için
gelirmiş. Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; “Ah !
burda bir kulübem olsaydı keşke”... “Paşam, istediğin bir kulübe olsun hemen
yaparız şuraya” demişler. “Buradaki ağaçlara ne olacak peki” diye sormuş.
“Paşam burdakiler söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere
dikeriz, mutlaka tutar” demişler. Bir an durur ve; “Bir tek şartla kabul
ederim, Burda yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi
ellerimle dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin
vereceğim” der. Yani bu, bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en
güzel örnek teşkil eder. Ne yapar biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyetinin
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk makamını Çankaya’dan Söğütözü’ne
hasırlar üzerine taşıtır. Kabullerini orda yapar, imzalarını orda atar,
çadırda kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker, tuttuklarını
görür, ondan sonra bugün çok küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan
bu Söğütözü’ndeki küçük Atatürk kulübesinin yapılmasına izin verir... 25
yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre hareketine
bedenen katıldığına dair. Sadece bende 130 belge var, daha kim bilir kaç
belge var...



ÇİFTÇİ ATATÜRK

Şimdi Tahsin Çoşkan’u davet edelim. Tahsin Coşkan o zamanın genç bir ziraat mühendisi. Atatürk; “Gel Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum” diyor. Giderler, Tahsin Bey gösterdiği yere bakar. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. “Paşam hayrola?” der. Atatürk; “Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum” der. Coşkan ise; “Paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir, ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?” der. Atatürk’ün cevabı Atatürk’çedir. Der ki; “Ben en zor olanı yapayım da, siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız.” Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu aradaTahsin Çoşkan; “Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın” der. Ama dinleyen kim. “Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana burasıyla ilgili resmi bir yazı getir” der. Biraz sonra Tahsin Coşkan, kendi dediği çıktı diye çok mutludur, üzerinde “Burada hiçbirşey yetişmez...”yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar. Atatürk biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kalemi alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar; “Burası vatan toprağıdır, kaderine terk edemeyiz”, etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra... Peki 25 Mayıs 1933 nedir? Atatürk o gün ne yaptı? İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem de bugünkü gibi, ağaç diktik, çöp topladık gibi değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmekteler, havuz yapılmış, çocuklar yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden öder ama kazancı almaz, buraya bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir ve herkes yemektedir. Herkes çok mutludur ama en mutlusu Mustafa Kemal Atatürk’dür.
Nebizade diye bir arkadaşı vardır, Nebizade’nin de kafası çok karışıktır; “Paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı. Peki sen nasıl anladın burda orman olacağını?” der. Atatürk de; “Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin Çoşkan’ın burda birşey yetişmez dediği günün akşamı, tebdili kıyafetle Çankaya’dan kaçtım, burdaki köylülere geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. ‘Al dediler’ ve bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. ‘Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz’ dediler. Ah o iki gün Çankaya’da nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana; ‘Ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin.” Ve hani Tahsin Coşkan’ın o raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış, epey de ilerlemiştim” der. Sonra Tahsin Coşkan’ı da buraya müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil...

Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için 1919’dan başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum. Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günlü Cumhuriyet Gazetesi’nde bir haber okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte, hediye götürüyoruz ve adına da “Atatürk Çiçeği” diyoruz. O Atatürk çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazete ne diyor. Haber şu; “Chicago özel-Geçenlerde Vanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Land’ın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir. Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama daha önce Tarsus Koleji’nde Atatürk’le tanışmış, onun tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe Atatürk isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve Atatürk’ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul edilmiştir”. Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi Atatürk adıyla üretiliyor ve satılıyor. Biliyor muydunuz?



ARKEOLOG ATATÜRK

Evet Atatürk’e Başöğretmen diyenler de var aranızda, evet biliyorum ama sizlere soruyorum? Bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir, ya tiyatrocudur, ya sanatçıdır, ya arkeologdur, ya da başka bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider odur ve dünyada “Kültür Antropoloğu” sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal’dir. Gelin 5 Mayıs 1935’de, Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel, Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bu gün olduğu gibi açın, kazın, imzalayın, değil. Nasıl yetişmiş inanın, hiç anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor, oraya iki kere gidiyor, Konya’da Asar kazıları başlıyor başında, bir de bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Yahu ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumuyor, uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor, bir heyecan bir telaş... Üç gün sonra; “Gelin, Ahlatlıbel’e gidiyoruz, arkeologlar toplanın” diyor. Başlarında en büyük arkeoloğumuz Zübeyir Koşar var. Toplanıyorlar ve Mustafa Kemal heyecanla diyor ki; “Kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir” Yabancı arkeologlar; “El insaf paşam, anladık iyi askersin, iyi devlet adamısın ama yani bu iş bizim işimiz, niye karışıyorsun?” der gibi oluyorlar ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular ordan çıkıyor. İnat uğruna, kendi dedikleri yeri de kazıyorlar ama hiçbir bulguya rastlamıyorlar.

20 Mart 2009 Cuma

Bilinmeyen Atatürk-1



İNSAN ATATÜRK

İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta iskemleler, ortaya Atatürk’ün oturması için kırmızı renkte süslü muhteşem bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları söylüyor; “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır” diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal’i görüyoruz orada. Dünya lideri olmak sanıyorum bu evet .
Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine Atatürk adının verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen şunları söylüyor; “Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine sığınmasına gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet’i hemen hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak isterim” diyor, hiçbir yere adının verilmesini kabul etmiyor. Şimdi bakıyorum da önüne gelenin adı bir yerlerde yazıyor ve merak ediyorum nasıl oluyor bu diye...



YAZAR, ŞAİR VE GAZETECİ ATATÜRK

Atatürk yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin isim babası, bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal’dir. İyi ki de yazmış yoksa eşkenar üçgen demek için; “müselleseyi bilmemne bilmemne...” demek gerekecekti. İnanın bu kadar şeyi aklımda tutuyorum, bir onu tutamadım. İyi ki yazmışsın dedim. Bu arada Atatürk her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı “Mimber”, 52 sayı çıkmış ve bu gazeteleri okuduğum zaman, işte bu Mustafa Kemal’in gazetesi dedim.”Sansür” kelimesi ilk defa bu gazetede yer almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı. Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri, 1908 Şanlı Ordu Dergisi’nde yayınlanmış. Bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema senaryoları yazmış, yazmış yazmış. Peki okumuş yazmış ama sadece gününün problemlerine mi çare bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış acaba? Hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz?



EKONOMİST ATATÜRK

Atatürk inanın, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, bir de bu gün kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider? İşte ilk örneğimiz; sorunların bir tanesi de ekonomik sorunlar. Peki Amerika’nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Jhons bize ne öneriyor? Diyor ki; “Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk’ü örnek alsın yeter” Atatürk’ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri vardı acaba? Bunun üzerine, Maliye arşivine indim, incelememde gördüm ki, Atatürk’ün ekonomide en önem verdiği şey Türk parasının değerini korumak. 1919’a baktım, Türk parası Sterlin karşısında var, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Diyelim bir savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938’de kaç kuruş biliyor musunuz? Yani 19 sene sonra? İnanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki dedim ki herhalde yanlış okudum, banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919’dan, 1938 son dört ayına kadar, (sağlığından dolayı son dört ay ilgilenemiyor) sadece % 8 artmış, bu çok büyük bir başarı. Peki o son dört ayda ne oldu, tahmin ettiniz mi? % 15. Yani 19 senede % 8, son dört ayda % 15. Bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık 1927’de bir Türk Lirası verdiğimiz zaman, karşılığında 2 dolar alabiliyormuşuz. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık, bugün 20 liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40 dolar alacaktınız. Ve diyorum ki bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle Atatürk’ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum. Biliyorsunuz 1929’da çok büyük bir ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsan bir ekonomik kriz. Peki soruyorum size sarsılmayan bir ülke var mı? Türkiye var. Peki 1929’da bütün dünya, en gelişmiş ülkeler bile buhran yaşıyor. Haydi biz etkilenmedik ama rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir % 51,2 artıyor. Eksilmeye alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? Sadece % -1.2, bunlar resmi rakamlar...

ATATÜRK VE SANATÇIYA SAYGI

Nehire Nehir hanımefendi anlatıyor; “O zamanlar kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin Ertuğrul, Darül Bedai’ye baş yönetmen olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya geç kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersiniz ki bu durumda Muhsin Ertuğrul’unda düşmanı çoktu. Bir gece Dolmabahçe’den Atatürk’ün Şehir Tiyatrolarına geleceği haber verildi. Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat Paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu başlattı. Atatürk 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki dalkavuklar Atatürk geldiğinde Muhsin Ertuğrul’un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar Atatürk “Yaaa, öyle mi Muhsin Ertuğrul’la Görüşürüz” dedi. Herkes Muhsin Ertuğrul’un işinin bittiğine inanıyor, ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlıyor. Atatürk piyesin bitiminde Muhsin Ertuğrul’u ayakta karşılıyor. Deminkileri de yanına çağırarak aynen şunları söylüyor; ‘Sizi tebrik ederim işinizle ilgili ciddiyetiniz ülkenin gelişimini cidiye aldığınızı gösterir biz geç kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer bir tek benim için perdeyi açmayıp oyunu başlatmasaydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben herkesin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak böyle ilerler efendiler’. Etraftakilerin suratları görülmeye o sırada değerdi.”Ama işte liderlik diyorum...

Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok. Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek bizim gözümüz yok şu ülkede. Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın dediler, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan, laik olan–olmayan, Atatürk’çü olan, olmayan diye dörde beşe, tarikatlara bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar, zengin, fakir, alan, alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı, habire çulunu değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de asla niyetimiz yok. Yeni Atatürk’ler yetişiyor ve gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek gafletinde olan, ya da başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere, iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor musunuz? Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni Mustafa Kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden Mustafa Kemal’in gösterdiği hedefe henüz ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor, bu hedefe ulaşana dek sakın bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle sözlerime son veriyorum.

Atatürk’de, et artı kemik artı kandı,
İnsanüstü değildi yani Atatürk,
Atatürk’de herkes gibi kusurları olan,
Küçük büyük ve çirkinde olabilirdi ama güzeldi...
Atatürk yorgunluk kahvesini bir su başında yudumlamayı,
Serhat türkülerini, Alaturkayı, mesela Safiye Ayla’yı,
Yemeklerden fasulye pilakisini seven,
Mirkelam bir İstanbul efendisi.
Aşık ve şair, mahcup ve ürkek,
Karadenizli değil ama Karadeniz kadar canlı,
Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı,
Ve bir Aydınlı kadar oturaklı ve zeybek.
Velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı Mustafa Kemal.
İnsan üstü değildi Atatürk,
Tam insandı...

18 Mart 2009 Çarşamba

Psişik Yeteneklerinizi Geliştirme Yolları



Duyu ötesi algılama yeteneğinizi geliştirme konusunda uzmanlarn tavsiyeleri şöyle:

Yapmanız gereken ilk şey, duyu ötesi algılama yeteneğine sahip olduğunuzu ve çalışırsanız bunu geliştirebileceğinizi kabul etmektir.

1- Yeteneğinizin varlığını kabul edin ve onunla yüzleşin:
Yapmanız gereken ilk şey, duyu ötesi algılama yeteneğine sahip olduğunuzu ve çalışırsanız bunu geliştirebileceğinizi kabul etmektir. Size komik de gelse, bunu kendi kendinize tekrarlamakta fayda var: Psişik yetenekleriniz olduğunu kendinize tekrar edin. Bunu günde en az bir kere yapın. Başkalarının sizi duyması veya başka insanlara bu yeteneğinizden bahsetmeniz (şimdilik) gerekmez.

Bu tarz 'kendi kendine' konuşma yönteminin bilimsel bir temeli var. Tıpkı fiziksel bir beceri gibi, zihinsel bir beceriyi de (örneğin yabancı dil öğrenmek veya şiir ezberlemek gibi) geliştirmek için de sürekli tekrar yapmalı ve beyninizi ‘bu özellikle tanışmaya’ teşvik etmelisiniz. Ve bütün bu sürecin ilk adımı, sizin kendi kendinize inanmanız olacaktır.

Psychic Journal dergisinde yazdığı makalede Russel Steward "Bilinçaltımızın bilinçli tarafımızla iletişime geçebilmesi zaman alan bir süreçtir ve bunu başarmanın ilk adımı bunun hakkında düşünmektir" dedikten sonra bu düşüncelerin zihninizde olumlu etkilere yaratarak daha önce varlığını bile bilmediğiniz kapıların açılmasına yardımcı olacağını söylüyor.

2- Araştırın, okuyun ve diğer insanların deneyimlerini anlamaya çalışın:
Bu konu hakkında çaba gösteren çok sayıda insan var ve şu ana kadar edindikleri tecrübeleri diğer insanlarla paylaşmak konusunda son derece istekliler. Özellikle Internet üzerinde bu konuda çok zengin meteryel bulacaksınız. Konuyla ilgili dergi ve kitaplar son derece yaygın. Kendi yeteneklerinizi keşfetmede diğer insanların tecrübeleri de size çok faydalı olacaktır.

Unutmayın, bu bir yarışma değil, karşılıklı dayanışma süreci. Bir gün gelecek siz de edindiğiniz tecrübelerinizi diğer insanlarla paylaşmak isteyeceksiniz ve kendilerini keşfetmeleri yolunda onlara gerçekten yardımcı olacaksınız.

3- Zihinsel egzersiz ve meditasyon yapın:
Sportif bir faaliyet için antrenman yapmak veya bir müzik aletini çalma işinde ustalaşmak için çok ama çok pratik yapmanız gerekir. Aynı kural zihinsel yeteneklerinizin geliştirilmesi için de söz konusudur. Hepimizde yetenek olduğu doğru, ama bunu geliştirmek için çalışmamız gerekir.

Şöyle düşünün: İnsan olarak hepimizde ‘konuşma’ yeteneği var. Ama pratik yaparak ‘güzel ve etkili konuşma’ yeteneğimizi geliştirebiliriz. Duyu dışı algılama yeteneğimiz de bunun gibidir.

İlk başlarda size faydasız ve boşuna görünse de zihinsel hatırlama egzersizlerini sıkça yapın. Mesela telefon çaldığında hemen cevap vermeden önce ‘arayan kişinin kim olabileceğini’ tahmin etmek için kendinize 2-3 saniye zaman ayırın.

4- Çalışmalarınız sırasında umutsuzluğa kapılmayın:
Bu konunun uzmanları, daha önce bu tür deneyimlerle ilgilenmemiş bir kişinin okuyup araştırmaya yapmaya ve kendini geliştirmeye başlamasından itibaren en az 6 aylık bir süre geçmesi gerektiğini ve ancak ondan sonra kişinin kendi katettiği mesafelerin bilincine varmaya başlayacağını söylüyorlar.

17 Mart 2009 Salı

Psişik Yeteneğiniz Var Mı?


Psişik yetenek, nasıl olduğunu bilmeden bir kişi ya da bir durum hakkında bilgi sahibi olabilme yeteneğidir.

Aslında hepimiz bir çok doğal yeteneğe sahip olarak dünyaya geliyoruz. Ama bunların çoğunun farkında değiliz
Doğal yeteneklerimizin farkına varır ve onları geliştirmek için yeterince çaba sarf edersek başarmamız için önümüzde hiçbir engel kalmaz. Yeter ki inanarak ve sabırla egzersiz yapalım.

Psişik yetenek, nasıl olduğunu bilmeden bir kişi ya da bir durum hakkında bilgi sahibi olabilme yeteneğidir. Kimse size söylemediği, siz daha önce başka bir yerde duymadığınız ve okumadığınız halde, ilk defa gördüğünüz bir insan veya ilk defa gittiğiniz bir yer hakkında ‘bir şeyleri kesin olarak biliyor’ ama bunu nasıl bildiğinizi tarif edemiyorsanız, psişik yeteneğiniz açığa çıkmış demektir.

Gerçeği söylemek gerekirse hepimiz altıncı his yeteneğiyle doğuyoruz. Ama daha küçücük bir çocukken sahip olduğumuz bu yetenek, ilerleyen yıllarda kaybolup gidiyor, çünkü büyüklerimiz bize ‘böyle şeylerin deli saçması’ olduğuna dair fikirler aşılıyorlar.

Büyüyüp yetişkin bir insan oluncaya kadar da doğal yeteneklerimizi ‘yok farz etmeye’ o kadar alışmış oluyoruz ki ‘duyu ötesi algı’ yeteneği diye bir şeyin varlığına bile inanmıyoruz.

Şöyle bir düşünün, mutlaka sizin de başınıza gelmiştir:

* Telefonun çalacağını hissetiniz ve birden telefon çalmaya başladı..
* Telefon çalmaya başladı ve daha telefonu açmadan arayanın kim olduğunu bildiniz..
* Ya da uzun süredir görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünüyordunuz ve birden ondan bir haber geldi..
* Karşınızdaki insan daha ağzını açmadan onun söyleyeceği şeyi bildiniz..
* Aklınızdan bir şarkı geçiyordu ve radyoyu bir açıyorsunuz ki o şarkı çalmaya başlıyor..
* Tam olarak bilemediğiniz bir nedenden ötürü bir yere gitmek, bir şey yapmak veya yaptığınız bir şeyi hemen bırakmak istediğiniz fark ettiniz. İç sesinize kulak vererek zor durumdaki bir insana yardımcı oldunuz veya onu bir tehlikenden korumuş oldunuz..
* Karşınızdaki kişi asıl hislerini saklamaya çalışsa bile, hemen farkına varıyorsunuz..
* Tanımadığınız insanlarla dolu bir kalabalık bir ortamda (mesela alışveriş yaptığınız bir markette) önce kafanızın içinde duyduğunuz bir cümleyi hemen sonrasında etraftaki bir başka insandan sesli olarak duyuyorsunuz..



Öyle bir düşünce tarzıyla yetiştiriliyoruz ki bu olayların ciddiyetini fark etmiyor ve “A ne tesadüf?” deyip geçiyoruz.

Yukarıda kısaca değindiğimiz örneklerin hemen hepsinde, size iletilen (ancak kaynağının ne olduğunu kestiremediğiniz) bir bilgi söz konusu olmuştur. Bu bilgiyi size ileten, bütün canlıları saran enerji alanından başka bir şey değil.

Nasıl ki wireless veya bluetooth bulunan özellikleri sayesinde dizüstü bilgisayarınız veya cep telefonunuzla mucizeler yaratabiliyorsunuz, bizi saran enerji ortamı da bir tür evrensel ‘wireless’ olarak düşünülebilir.

DUYU ÖTESİ ALGILAMA BİR HURAFE DEĞİL!

Siz ister inanın ister inanmayın bu dünyada yalnızca medyumlar değil psikiyatri kliniklerinde bir çok bilim adamı da ‘duyu ötesi algılama’ olgusunu ciddiye alıyor ve araştırıyor. Genel kabul gören bir teoriye göre, bu evrendeki bütün yaşayan canlılar olarak hepimizi kuşatan bir enerji ağıyla birbirimize bağlıyız.

Okyanusta yaşayan balıklar, yosunlar, nasıl ki aynı sularda yüzmekte ve aynı okyanusla birbirlerine bağlıysa, biz evrendeki bütün yaşayan organizmalar da ‘devasa’ bir enerji okyanusunda birbirimize bağlıyız. Ama aramızdan pek azı ‘canlıları birbirine bağlayan’ bu enerji ağıyla bilinçli temas halinde. Pek çoğumuz ise, tıpkı şairin “Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler” dediği şekilde bu kavramı algılamaktan aciz vaziyetteyiz.

Çok uzun zamandır bir takım insanlar ‘gizli ilimler’ çerçevesinde bu kavramlara aşina olmakla birlikte, özellikle 19.Yüzyıl’dan itibaren gelişen sanayii devriminin bu konuları ‘metafizik saçmalıklar ‘olarak değerlendirme eğilimi aydın çevrelerde hakim oldu.

Ancak kuantum fiziğine dair bilgilerimiz geliştikçe, parapsikoloji giderek deneysel bir bilim olma yoluna girdi. Dünyanın çeşitli modern ülkelerindeki üniversitelerde ‘parapsikoloji’ alanlarında ciddi araştırmalar yapılıyor.

16 Mart 2009 Pazartesi

Hayalet Görünce Ne Yapmalı?


Hayalet veya benzer bir görüntüyle karşılaştığınızda muhtemelen çok korkmuş olacaksınız. Korkunun sizi ele geçirmesine izin vermeyin.

Hayalet görünce ne yapmak gerekir?
Bilinmezlerle dolu bir dünyada yaşıyoruz, başımıza ne geleceği hiç belli değil. Her şeye hazırlıklı olmalı.

Kitaplıklarda rastlanan, kitap veya dokuman okurken görülen hayaletler muhtemelen sizin varlığınızın farkında bile değildir. Onlara doğru ani hareket yapmayın, ses veya ışık tutmayın. Eğer hayalet avında değilseniz, mekanı sessizce terk edin.
Hayaletlere inanmayan biriyseniz bu yazı size komik ve saçma görünebilir. Ama her ihtimale karşı okumanızı ve aklınızın bir yerinde tutmanızı öneririz.

Siz ister inanın ister inanmayın, bu dünyada hayaletlerin varlığına inanan, hatta onların peşine bile düşen insanlar var. Asla temenni etmiyoruz ama eğer bir hayaletle karşılaşacak olursanız, bu konuya yıllarını vermiş uzmanların size ileteceği notları bilmek istersiniz diye düşündük.

Paranormal aktiviteler ve hayaletlerle ilgilenen uzmanların hazırladığı 'Ghost Trackers' websitesinden derlediğimiz bilgileri aşağıda bulacaksınız.

Ghost Trackers resmi websitesi için TIK'layın

Hayalet veya benzer bir görüntüyle karşılaştığınızda muhtemelen çok korkmuş olacaksınız. Korkunun sizi ele geçirmesine izin vermeyin.

Hatırlamanız gereken hususlar şöyle:

1- Hayaletler sizi evinize kadar takip etmez! Belli bir mekan veya alana sıkışmış durumdadırlar. Orayı terk etmeleri mümkün olsa zaten bu boyuttan ayrılırlardı.

2- Siz hayalet gördünüz diye hayaletin de sizi gördüğünü varsaymayın. Sırf gıcıklık olsun diye sizi rahatsız etmeye veya korkutmaya çalışmıyor. Muhtemelen siz de onu korkutuyor veya rahatsız ediyorsunuz.

3- Hayaletler size istemediğiniz şeyleri yaptıramaz. Hayatta sahip oldukları güçlerinden daha fazlasına sahip değiller. Eşyaları hareket ettirecek enerjileri olsa bile sizin bilinçaltınıza inemezler.

4- Hayalet, aslında bu dünyada olmaması gerektiği halde bir sebepten buraya takılıp kalmış bir varlıktır. Ortalığı altüst edecek fazlaca bir enerjiye de sahip değildir. Filmlerde gördüğünüz her şeye inanmayın.

5- Bir hayaletle karşılaştıktan sonra zihninize karanlık düşünceler saplanıp kalmışsa, bunun sebebi hayalet değil. Yaşamış olduğunuz korku dolu tecrübenin sizde yarattığı bir etki bu. Bu gerçeğin bilincine varırsanız, korkunuzu ve karanlık düşünceleri alt etmeniz kolaylaşacaktır.

6- Hayaletler sizi lanetleyemez, siz izin vermedikçe düşüncelerinize giremez. Hollywood filmlerinde olduğu gibi otomobilinizi yoldan çıkarmaz.

7- Hayaletlerin 'görünür olmak' için bile çok fazla enerji soğurduklarını unutmayın. Size fiziksel zarar veremezler. Hayaletle karşılaştığınızda size gelebilecek fiziksel zarar ancak kaçarken bileğinizi burkmanız veya kapıya çarpmanız vs. olabilir.

8- Hayaletler sizi rüyalarınızda rahatsız etmez. Freddy'nin kabusları sadece bir filmdi, unutmayın.

9- Hayaletler kasıtlı olarak sizi rahatsız etmek amacında değildir. Onları, yolunu kaybetmiş birer yolcu gibi düşünün.

10- Kitaplıklarda rastlanan, kitap veya dokuman okurken görülen hayaletler muhtemelen sizin varlığınızın farkında bile değildir. Onlara doğru ani hareket yapmayın, ses veya ışık tutmayın. Eğer hayalet avında değilseniz, mekanı sessizce terk edin.

11- Çok nadir de olsa, yaşayan birine mesaj iletmek veya geride bıraktığı yakınlarının iyi olup olmadığını kontrol etmek isteyen hayalet vakalarına rastlanmıştır. Böyle bir durumda bile karşılaştığınız hayalet sizden ancak yardım istemektedir, size zarar vermek amacında değildir.

12- Bütün hayaletler er veya geç bu dünyadan giderler.

HAYALET AVINA ÇIKACAKSANIZ

Hayalet avı, hayaletlere karşı açılmış bir safari değildir. Hayalet görmek için sizin hayaletin peşine düşmenizdir. Paranormal aksiyon arayışı heyecanlı bir macera olabilir. Ama eğer size korkutucu geliyorsa, asla girişmeyin.

Eğer bu satırları okurken bile gerildiyseniz, devam etmenize gerek yok.

Hayalet avına çıkacaksanız dikkat etmeniz gereken hususlar şöyle:

1- Salim kafayla bu işe girişin. Asla alkol veya uyuşturucu etkisi altındayken böyle bir deneyime kalkışmayın.

2- Sigara da içmeyin. Sigara dumanı ortama girdiğinde duman etkisi sizi yanıltabilir. Sigara tiryakisiyseniz zaten koku alma duygunuz körelmiş demektir. Oysa hayalet peşindeyken koku alma duygunuza da ihtiyacınız olacaktır.

3- Kestirmeden gitmeyin. Araştırma yapacaksanız gireceğiniz mekanın sahiplerinden veya sorumlularından izin alın. Kapalı mekana girecekseniz, dışarıda kalacak en az bir kişinin sizin içeri girdiğinizi bilmesini sağlayın.

4- Hemen sonuca atlamayın. Gözlediğiniz şeyler, rüzgar vs. gibi doğal etkilerin neticesinde meydana gelmiş de olabilir.

5- Açık fikirli olun.Eğer hayalet diye bir şey olmadığını düşünüyorsanız, muhtemelen olmayacaktır. Septik insanların yaydığı negatif enerji sizin işinize yaramaz.

6- Araştırın. Hayalet araştırması için girdiğiniz mekanın nasıl bir yer oldunu, yakın geçmişini bilerek hareket edin.

7- Fotoğraf makinasının kayışını çıkarın veya makinayı boynunuza asın. Makina kayışının objektifin önüne geçerek yanıltıcı görüntülere yol açtığı sayısız durum vardır. Saçınız uzunsa, arkadan bağlayın. Fotoğraf çekimi sırasında saçınızın kameranın önüne geçmesi de yanıltıcı görüntü oluşumuna yol açabilir.

8- Yanınıza aldığınız ses ve görüntü kayıt cihazlarının iyi durumda olduğuna emin olun. Toz ve kir bir takım istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Cihazlarınızı bakımlı tutmak kolayca bozulmalarını da önleyecektir.

9- El feneriniz, kameranız ve kayıt cihazınız için mutlaka yanınızda yedek pil bulundurun. Tam ihtiyacınız olduğu anda piliniz biterse çok üzülürsünüz sonra.

10- Not defteri veya sesli, kayıt cihazı bulundurun. Gözlemlerinizi anında kaydetmeniz, içinde bulunduğunuz ay evresi, hava durumu vs. gibi durumları not etmekte fayda vardır.

11- Asla yalnız gitmeyin! Hem birbirinizin güvenliğini sağlamış olursunuz hem de daha sonra yaşadığınız deneyimleri karşılıklı kontrol ederek daha sağlıklı veri toplarsınız.

12- Başkalarıyla paylaşmadan önce gözlemlerinizi bir yere yazılı olarak kaydedin. Birilerinin daha sonra çıkıp "Bunları aynen falancanın kitabından almışsın" gibi bir suçlamaya karşı böylesi bir yöntem önerilir.

13- Hava soğuksa, fotoğraf çekme anında nefesinizi tutun. Soğuk havadaki nefes, çoğu kere resimde yanıltıcı görüntülerin çıkmasına neden olur.

14- Tozlu ve kirli bir yolda veya patikada hareket halindeyken resim çekmeyin. Havadaki toz parçacıkları resimde yanıltıcı görüntüler oluşmasına neden olabilir.

15- Sisli, yağmurlu, karlı vs ortamlarda resim çekmeyin. Görüntüde yanılmalara neden olur.

16- Sahaya çıktığınızda orasının kendi eviniz olmadığını unutmayın. Saygısız, gürültülü ve acayip hareketler yapmayın.

17- Hayalet avı için gittiğiniz metruk bir mekanda asla ruh çağırmaya falan kalkmayın.

18- Kamerayı direk güneş ışığına veya ayna-cam gibi yansıtıcı yüzeylere tutmayın. Resimde görülen ışık kırılmaları ve kırmızı çizgiler, daha sonra hayalet resmiyle karışabilir

14 Mart 2009 Cumartesi

Yakın Gelecekten Birkaç Öngörü


Bu fikirler dünyayı değiştirebilir;

TIME dergisi 21. yüzyılda dünyayı değiştirebileceği düşünülen olayları yazdı.

1- Ülkeler dünyanın sorunlarını çözmek için işbirliği yapacak. Bunun için 3 hedef var; çevreyi korumak, doğum oranını azaltmak, yoksulluğu bitirmek.

2- Tüketici kendi kendine hizmet edecek. Örneğin, doktora gitmek yerine ekranda ağrıyan yerimizi işaretleyip gerekli tedaviyi öğrenebileceğiz. Garson kullanmak yerine, ekrandan sipariş verebileceğiz.

3- Filmlerde oyuncular yerine konu önem kazanacak. Artık filmlerin başarısını Brad Pitt ve George Clooney gibi ünlü isimler değil, filmin konusu belirleyecek.

4- Eski teröristler topluma kazandırılacak, bunların terörü çözüm için çalışmaları sağlanacak.

5- Küresel ısınmayı için uçuk alternatifler tartışılacak. Dev aynalar kullanarak güneş ışınlarını geri yansıtmak, okyanusları demir bakımından zenginleştirerek daha çok karbondioksit emilimi sağlamak gibi.

6- Hayat yaşlılar için düzenlenecek. Yaşlılar bir yük olarak görülmeyecek, üretim ve ticaret 50 yaş ve üzerindekilere hitap edecek.

7- Doğal kaynakları zengin olan fakir ülkeler zenginleşecek. İstikrarlı para politikaları, serbest ticaret, verimli yatırım sayesinde kaynaklar daha iyi yönetilecek.

8- Kadınlara eğitim ve ekonomik fırsatlar sağlanacak. Yoksul ülkelerde kadınların üretime katılması için mikrokredi uygulaması başlatılacak.

9- Spor dünyayı şekillendirecek. En sıkı takip edilen programlar listesinde spor ve haber programları birinci sıraya oturuyor. Dünyada barışı sağlayabileceğine bile inanılan sporun küreselleşme ve kaynak yaratmada da işe yarayacağı düşünülüyor.

10- Bilim hayatın her alanında hüküm sürecek. Örneğin yemek yapmak gibi basit işler bile bir bilim dalı haline gelecek. Hangi yiyeceğin, hangi ısıda ne kadar pişirilmesi gerektiği gelişen yemek pişirme aletleri teknolojisi ve bilim sayesinde kesin olarak belirlenecek.