2 Ekim 2010 Cumartesi

BU TEST İSE NASIL TERK-İ HAYAT EDECEĞİNİZİ HABER VERİYOR:))

How will I die?
Your Result: You will die while saving someone's life.
 

The most noble of all deaths. Your rewards will be great in the next life. You are most definitely a humanitarian. If not currently, you will be. To give one's life is a precious moment that will be remembered by friends and family for many decades.

You will die while having sex.
 
You will die in your sleep.
 
You will die of boredom.
 
You will die in a car accident.
 
You will die from a terminal illness.
 
You will die in a nuclear holocaust.
 
You will be murdered.
 
How will I die?
Quiz Created on GoToQuiz

TEST

My When Will I Die Quiz results:

I have 46 years left to live.
I will die in 2056 at age 75.
I am behind the average lifespan for someone my age by 2 years.
To put it another way, I have the health of a 31 year old man.
I have lived 39% of my life already.

8 Mayıs 2009 Cuma

Evrendeki En Uzak Nesne Keşfedildi


NASA'nın Swift isimli uydusu, 13.1 milyar ışık yılı uzaklıktaki bir gama ışını patlamasını keşfetti.

Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA) tarafından kontrol edilen Swift uydusu, şu ana kadarki keşfedilen en uzak nesneyi saptadı. Işınıma GRB 090423 adı verildi.

Dünya'dan 13,1 milyar ışık yılı uzaklıkta bulunan bir gama ışınımı olan bu objenin, Big Bang'den (Büyük Patlama) 640 milyon yıl sonra, ilk galaksilerin oluşmaya başladığı dönemde ortaya çıktığı tahmin ediliyor.

Gama ışını patlaması (Gamma Ray Burst - GRB) adı verilen olaylar, bilinen en parlak yıldız patlamaları olarak nitelendiriliyor.

GRB'ler devasa büyüklükte ve kendi ekseni etrafında dönen yıldızların çökerek kara deliğe dönüşürken etrafa neredeyse ışık hızına yaklaşan süratlerde gaz fışkırtması sonucu ortaya çıkıyor.

Fışkıran bu gazlar farklı dalga boylarında artçı parlaklıklarla birlikte gama ışını yayarak muazzam bir görüntü oluşturuyorlar.

28 Mart 2009 Cumartesi

İnsanlığı Bekleyen Büyük Tehlike:İnsan!




Bir Trilyon Dolar Silahlar İçin

Bu bir paranoya değildir, gerçektir ama bireysel aydınlanma için önemlidir, endüstriyel mazeretler ne olursa olsun, sonuçta tek bir cankurtaran filikamız vardır. Hiçbir ulus, global biyolojik sistemin çökmesinden yara almadan kurtulamaz ve hiçbir ulus doğal kaynakların gördüğü zararların çoğalmasıyla oluşan sorunlardan kaçamaz.

Yanısıra da, çevresel ve ekonomik dengesizlikler kitlesel göçlere neden olurken, gelişmiş ya da gelişmemiş uluslarda öngürülemeyen sonuçlar da ortaya çıkacaktır. Gelişmiş uluslar çevre konusunda daha gerçekçi olmalı ve öldürücü bir tehditle yüzyüze olduklarını bilmelidirler, bunu yapsalar dahi eğer nüfuslarını kontrol etmezlerse yine kör bir sonuçla karşılaşacaklardır.

En büyük tehlike, çevrenin ölmesi, yoksulluğun ve huzursuzluğun öne çıkması, sonuçta da sosyal, ekonomik ve çevresel çöküntünün başlamasıdır. Bu amaca yönelik emek sonuçta, şiddeti ve savaşları azaltacaktır. Varolan kaynakları sadece savaş hazırlıklarına ve savaşa yöneltmek (Bunun finansal değeri yılda bir trilyon doların üzerindedir), çok daha başka kötü sonuçlar doğuracaktır. sahip oldukları gibi teknolojik düzeyleri de yeterlidir



Kibirli insanlığın sonu

Yaşanan zararın büyük bir kısmı, yüzyılların kalıcı sonucudur. Öteki oluşumlar göründüğü kadarıyla ek tehditleri oluşturmaktadır. Atmosferdeki öldürücü gazların ulaştığı düzeyin nedeni sadece insan aktivitelerinin sonucudur, yakılan fosil yakıttan oluşan karbon dioksit gazı ve ormanların azalması iklimlerin global düzeyde değişimine neden olmaktadır. Küresel ısınma yönünde yapılan tahminler doğal değildir, gözlemlenen etkiler dayanılır son çizgiye ulaşmış ve çok serttir yani potansiyel risk çok büyüktür.

Kütlesel ısınma, yaşamın iç dokusunu etkilerken, ormanların yokolması, türlerin kaybı ve iklim değişimleriyle oluşan çevresel yıkımla birleştiği anda, zıt etkilerin tetiği çekilmekte ve özellikle kritik biyolojik sistemler beklenmedik yıkımlarla uğrarken yanısıra da yaşamsal sistemin iç dinamikleri sarsılmaktadır. Bunun tek nedeni anlayışımızdaki hatalar ve eksikliklerdir. Doğal olmayan bu süreçte ortaya çıkan söz konusu yıkıcı etkiler için kibirli geçiştirici özürler dilemek, tehdidin ertelenmesine dahi yeterli olmayacaktır.

Bu gezegende yer yoktur...

Dünya bitmiştir veya doludur. Boş alanları değerlendirme ve kaybı önleme yeteneği kalmamıştır; besin ve enerji sağlama yeteneği sona ermiştir ve böylece artan nüfusa yetme yeteneği de bitmiştir. Limitin son noktasına büyük bir hızla yaklaşıyoruz. Geçerli ekonomik yöntemler çevreyi öldürürken, gerek çok gelişmiş, gerekse de az gelişmiş ülkeler global yaşam sistemlerine yönelik riskleri giderici yolları denemeyi düşünmüyorlar. Eğer çevrenin yokolmasını durduracaksak, çoğalmanın bir limiti olduğunu da kabul etmeliyiz.

Dünya Bankası´nın tahminlerine göre dünya nüfusu yüz yıl sonrasında, 12.4 milyara ulaşacaktır, Birleşmiş Milletler ise bugün 6 milyara yaklaşan dünya nüfusunun üçe katlanarak 14 milyarı aşacağını belirtmektedir. Şu anda bile, tek bir insandan üreyen beş yaşam, yoksulluk içinde, yiyecekten yoksun olarak ciddi açlık çekmektedir. Eğer bu tehdit önlemezse, bir veya iki çeyrek yüzyıl içersinde en kötü sonuçla karşılaşacağız ve o zaman insanlığın azalması ölçüsüz bir olasılık olarak gerçekleşecektir.


Ormansız dünya bizi bekliyor

Tropikal yağmur ormanları, her yönden büyük bir hızla yok edilmektedir, günümüzdeki ölçüm değerleri bazı kritik orman türlerinin birkaç yıl içinde yokolduklarını ve tropikal yağmur ormanlarının tamamının 21. YÜZYIL SONA ERMEDEN yani sadece yüz yıl içinde tamamen yok olacaklarını göstermektedir, onlarla beraber sayısız bitki ve hayvan türü de yokolacaktır. Canlı türlerinin kaybı geri dönülmez düzeydedir, 2100 yılında şu anda dünyada yaşayan canlı türlerinin üçte biri tamamen yokolmuş olacaktır ve bu çok ciddi bir belirlemedir. Kaybedilen bu potansiyel, tıbbi ve diğer gereksinimleri karşıladığı gibi, yaşam formlarının genetik farklılığındaki azalma dünyanın biyolojik sistemini kuvvetle etkilemekte ve gezegenimizin büyüleyici güzelliği de yokolmaktadır.

Ya değişeceğiz ya yokolacağız

Yeni bir ahlak anlayışı gereklidir, yeni bir tavır dünyanın ve kendimizin korunması için gerekli sorumluluğu sağlayacaktır. Dünyanın sınırlı kapasitesini bilmeli ve durumumuzu tanımlamalıyız. Ve bu arada üzülebiliriz ama bu uzun sürmeyecektir. Yeni ahlak anlayışı bizi motive ederek harekete geçirecek, gönülsüz liderler, hükümetler ve halklar değişimin gereğini yaşayacaklardır. Bilim adamları bu uyarıyı konu haline getirirken umutluyuz ve mesajımızın heryere, herkese ulaşacağını ve etkileyeceğini umuyoruz..

* Bunun için daha çok yardıma ihtiyacımız var.
* Bilimcilerin yanısıra, doğal, sosyal, ekonomik ve politik unsurların da yardımına ihtiyacımız var.
* Dünyanın önde gelen iş ve endüstri liderlerinin yardımlarına ihtiyacımız var.
* Dünya çapındaki dinsel liderlerin yardımlarına ihtiyacımız var.
* Tüm dünya halklarının yardımlarına ihtiyacımız var.

27 Mart 2009 Cuma

Tunguska Olayı



Tunguska olayı, 30 Haziran 1908 günü sabah saat yaklaşık 7:45 sularında Sibirya'nın orta kesimlerindeki Podkamennaya Tunguska Irmağı yakınlarında oluşan büyük gök patlamasının adıdır.

Patlama 10-15 bin tonluk bir dinamit kütlesinin patlamasına eşdeğerdi. Kesin olmayan verilere göre patlamanın nedeninin, bir kuyrukluyıldız parçasının ya da meteorun Yer'e çarpması olduğu sanılmaktadır. Cismin atmosfere yaklaşık 100.000 km/h hızla girdiği ve ağırlığının 100.000 ile 1.000.000 ton arasında olduğu varsayılmaktadır.

Patlama bölgesi ilk olarak Rus bilim adamı Leonid Alekseyeviç Kulik tarafından 1927-1930 yılları arasında incelendi. Olayı uzaktan gözleyenler önce bir ateş topu gördüklerini ve ardından yer sarsıntısıyla birlikte, güçlü sıcak rüzgarların oluştuğunu söylediler. Avrupa'daki sismograflar, patlamanın neden olduğu sismik dalgaları saptadılar. Patlamanın alevleri yaklaşık 800 km uzaktan görülmüştü. Cisim atmosferde buharlaştığından çevreye çeşitli gazlar yayılmış ve olaydan belli bir süre sonra bile Sibirya ve Avrupa'da geceleri gökyüzünün parlak bir renk almasına neden olmuştu

Tunguska, geleceğin habercisi mi?

Araştırmacılar, Tunguska ağaçlarına gömülmüş zerrecikler (partiküller) buldular ve bu partiküllerin altında dünyadışı bir imza vardı. Bilgisayar animasyonları uygulanarak, bir meteorun atmosferde yanmasından veya bir asteroidin parçalanmasından sonra geriye nelerin kaldığı araştırıldı. Bazı uzmanlar daha fazla tartışma taraflısı değildiler, patlamanın nedeni bir meteordu, asıl sorun meteorun ne tür bir meteor olduğuydu. Tunguska, bilimciler için hala gizemlidir; çözüm sözcüğü heyecan veren bir davete benzer ama bu davetin içeriğinde laboratuarlarda harcanan uzun saatler ve günlerce süren yolculuklar sonucunda eli boş dönmek vardır. Henüz çok pratik bir yöntem bulunmamıştır; kuyruklu yıldızlar veya asteroidler bilinen cisimlerdirler ve Güneş Sistemi´nin tarihinin önemli bir bölümüdürler. Örneğin 1994 yılında Shoemaker-Levy kuyruklu yıldızı, Jüpiter´in "kara göz" üne çarptı. Patlayıcı özelliği olan büyük göktaşlarının en son 65 milyon yıl evvel dünyaya yağarak, dinozorları toptan yok ettiği düşünülmektedir ve bugün de insan uygarlığı aynı bilinmeyen risk ile her an karşı karşıyadır. Aslında Tunguska´da 1908 yılındaki o korkunç gün, bir anlamda da bize gelecekte göklerde nelerin saklı olduğunu işaret etmektedir.

Ömrünü Tunguska´ya harcadı ama esir kampında öldü.

Tunguska´ya giden ilk bilim adamı olan Leonid Kulik, bir Rus jeoloğu idi, uzun yıllar boyunca Sibirya´nın birçok bölgesinde meteor parçacıklarını araştırmıştı. 1927´de Tunguska panoramasını yani parçalanmış, yanık ve devrilmiş sayısız ağacı ilk kez gördü. Aklına hemen çok büyük bir yangının tüm bölgeyi etkilediği geldi. Sonraki 14 yıl içinde Kulik, Tunguska´ya dört kez daha gitti. Kulik´in ekibi, ezilmiş, dağılmış ve bataklıklara gömülmüş ağaçların sayısız fotoğrafını çekti, bıkmadan, usanmadan meteor parçacıkları aradılar ama tek bir parçaya dahi raslayamadılar.





Çeşitli tanıklarla görüştüler, karşılaştırmalar yaptılar, abartmaları, yalanları belirlediler. Hemen hemen tanıkların yarısı, kuzey göğünden gelen bir ateş topunu görmüşlerdi ama diğerleri kuzeybatı veya batı yönünden söz ediyorlardı. Bütün araştırmaların sonucunda ortaya çıkan tek şey, karışık ve önemsiz bilgilerden başka birşey değildi. Kulik, hala cehenneme neden olan şeyin doğal olarak bir meteor olduğunu düşünüyordu. Kulik, 1942´de bir savaş mahkumu olarak öldü ve ondan sonra ellili yılların sonuna kadar hiçbir bilim ekibi bir daha Tunguska´ya gitmedi.

Uzaydan birşey geldi ama neydi?

Olayı bir kez daha dürten ilk kişi, bir Sovyet ordu mühendisi olan Albay Alexander Kazantsev´di. 1946´da yazdığı kısa bir makalede, Tunguska felaketine ancak nükleer bir patlamanın neden olabileceğini belirtti ama insanlar 1908 yılında insanlar böyle birşeyi yapamazlardı, yani tek neden bir uzay aracının patlaması olabilirdi. Sonraki yıllarda öykü SSCB´de birçok kez gündeme geldi ve yazılar yayınlandı. Bunların en popüleri ve başarılısı "Guest From Space/Uzaydan Gelen Ziyaretçi" idi. Genç Sibiryalı bilimciler, Kazantsev´in iddialarıyla uğraşıp durdular, onun Tunguska´da hala ölçülebilir bir radyoaktivite düzeyinin bulunduğunu iddia etmesine karşı çıkıyorlardı. Sibirya´daki Tomsk kentinde İyonize radyasyon uzmanı olan Victor Zhuravlyov; "Kitabın gerçek olduğunu kanıtlayan birşey bulmayı çok istedik." diyordu. Eğer böyleyse, bilim adamların gerçekte ne olduğunu anlamaya niyetli oldukları pek söylenemezdi. Aynı kentte bulunan Biyoloji ve Biyofizik Bilimsel Araştırmalar Enstitüsü´nün direktörü olan Gennady Plekhanov ise; "Birkaç yıl boyunca Tunguska sorunun çözülmüş olduğunu düşündük." diyordu. Ama ikisi de hatalıydılar, Plekhanov 1959 ve 60´da iki Tunguska seferini yönetmişti, düşük düzeyde radyasyon izi ve ufalanmış patlayıcı meteor parçacıkları arıyor ve; "Gerçekten çok uzaktık, herşey düşündüğümüzden daha karışıktı." diyordu.

20 megatonluk patlama

1961 baharında, Plekhanov hayal kırıklığı ile dolu bir rapor yayınladı ve Rusya´nın en önemli bilimsel enstitülerinden birisi olan Moskova´daki Kurchatov Atom Enerjisi Enstitüsü´nde bu doğrultuda bir konuşma yaptı. Gizemle ilgili boş bir tablo çizdi, grubunun çalışma alanında çok dikkatli bir çalışma yaptığını anlattı ve anlattıkları bilim adamlarından sıcak bir ilgi gördü. Rus bilim adamlarının Tunguska´ya gidişinden sonra, hemen her yaz döneminde çeşitli bilgiler derleniyor ve araştırmalar sürüyordu. Bunların en önemlis yanık ağaçların bulunduğu tüm bölgeyi her ayrıntısına kadar gösterin bir haritanın yapılmış olmasıydı. Bu başarının sahibi, Tomsk Üniversitesi matematikçilerinden olan, 60 yaşındaki Wilhelm Fast´dı; Fast, 1960´da Tunguska ekibine katılmıştı ve "Yanık ağaçları ilk kez gördüğümde uyanmıştım." diyordu. Fast ve yardımcıları inatçı ve ısrarlı bir çalışmanın sonunda, yanık ve kırık ağaçların bulunduğu 220.000 hektarlık bir alanın haritasını çıkarmayı başardılar. Bu harita, büyük bir özenle 35 yıl boyunca geliştirildi; başka bilim adamları ağaçların dağılımlarını ve aldıkları şekilleri uzun uzun inceleyerek bir sonuca vardılar; patlamanın rüzgarı 7.5 km uzunluğundaki bir alanda, 10/20 megatonluk bir TNT enerjisi oluşturarak, doğudan batıya doğru yayılmıştı.

Sır reçinenin içinde saklı;

30 yıl boyunca Tunguska, sadece Rus bilimcilerinin inceleme konusu olarak kaldı. Tunguska´ya en yakın olan iki büyük kent olan Tomsk ve Krasnoyarsk, askeri teknoloji merkezleriydiler ve yabancıların girmesi kesinlikle yasaktı. Ancak1989´da Soğuk Savaş´ın bitiminden sonra yabancı araştırmacılar bölgeye gelip araştırmalara başlayabildiler. Aralarında Bologna Üniversitesi´nden İtalyan fizikçi Menotti Galli´de vardı. Galli 40 yıldan beri, kozmik radyasyon üzerinde çalaşıyordu ve özellikle de uzaydan gelen yüksek enerji partiküllerinin, ağaçlardaki selüloz katmanlarında oluşturdukları ağır karbon izotoplarını inceliyordu. Ağaçlardaki bu karbonik birikimin yıllık gelişimi ve miktarı bir kesit alındığı zaman, halkalar halinde görülebiliyor ve izlenebiliyordu. İşte Tunguska gizeminin cevabı burada saklıydı. Galli, Tunguska karanlığına 1990 yılında yapılan araştırma gezisinde daldı ve çeşitli ağaçlardan örnekler aldı; dallardan ve ağaç gövdelerinden 30 cm. çapında, 5-6 cm kalınlığında halka kesitler alıyordu. Geçen yıllar içinde yeniden gelişmeye çalışan ölü dallarda bir enfeksiyon vardı yani deriye batan bir kıymık gibi, halkalarda yoğunlaşan ve biriken kırıklar vardı. Ama Galli, bu durumdan hoşnuttu ve daha iyi olduğunu düşünüyordu. 1908 patlamasından önce ölmüş olan dallar ve ağaçlarda sonradan sızan reçine koruyucu bir doku oluşturmuş ve enfeksiyonu engellemişti. Eğer Tunguska´ya patlayıcı bir meteor patlamışsa ormana yayılan zerrecikler, bu reçine tabakalarının içine hapsolmuşlar ve dokunulmamış olarak kalmışlardı.

Meteorların özellikleri

Galli, patlayıcı meteor düşüncesine, çeşitli yönlerden yakındı ama bu bir kuyruklu yıldızın buzdan oluşmuş parçası da olabilirdi, Güneş Sistemi´nin oluştuğu çok önceki dönemlerde varolan bir kuyruklu yıldız, zaman zaman Pluto´nun ötesindeki evinden gelerek, dünyanın yakınından geçmiş ve geçerken de bir parçası dünyaya düşmüş olabilirdi. Öte yandan çok çeşitli meteor türlerinden birisi de olabilirdi. Meteoritler çoğunlukla serseri yani düzensiz dolaşan eski asteroidlerdirler ve dağılmış veya parçalanmış gezegenlerin enkazıdırlar. Temel olarak düzensiz mineraller içerirler, bazıları zengin organik karbon (carbonaceous chondrites) yüklüdürler. Bazı meteoritler zengin demir içerirler, her meteoritin bir özelliği vardır ve buna göre sınıflandırılır; organik karbon yüklü meteorlar soğuk ve küçük asteroidlerin parçalarıdırlar ve Asteroid Kuşağı´nın dışında bulunurlar. Güneş´e yaklaştıkça, ısı yüzünden artan karbon bileşimleri, asteroidlerin içinde sıkışmaya başlarlar, ayrıca birçok büyük asteroidin çekirdeği demirdir.

Sanık; bir kuyruklu yıldız

Galli´nin çalışmalarında yanında yardımcısı ve dostu Giuseppe Longo vardı. Longo 36 yıllık bir nükleer fizikçiydi ve nükleer reaktörlerde oluşan atomaltı parçacıklar konusunda uzmandı ve Tunguska´yı görür görmez bölgede bir öğütülmenin veya ufalanmanın oluştuğunu hesapladı. Galli ile Longo, 1970´lerde Amerikalı bilimcilerin geliştirdikleri bir hipotezle ilgili testi uygulamaya karar verdiler. Eğer Tunguska´da bir kuyruklu yıldız patladıysa bu hipotez işe yarayacaktı çünkü kuyruklu yıldızın izleri tanımlanabilirdi. Kuyruklu yıldızın içerdiği hidrojen sıkışmış ve ve atmosfere büyük bir hızla girdiğinde ısınmıştı, bu helyumda fünyenin erimesi gibiydi yani hidrojen bombasını patlatan tetik gibi. İşte patlamanın nedeni bu olabilirdi. Patlamada ortaya çıkan yüklü nötrön parçacıkları, atmosferde nitrojen atomlarıyla birleşirler ve ağır karbon 14 nötrönları oluştururlar. Longo;"Eğer böyle birşey olduysa, ağaçlardan kestiğimiz halkalarda karbon 14 bulacağız." diyordu. Ama olmadı, karbon 14 yoktu, böylece patlama nedenlerinin arasından kuyruklu yıldız çıkarıldı, en azından suçlanma oranı azalmıştı. Bu sonuca rağmen Galli ve Longo çalışmalarına ara vermediler, yeterince veya doğru örnek almadıklarını düşünüyordular ve 1991 yazında Tunguska´ya yapılan yeni bir yolculuğa katılarak, yeni örnekler almaya karar verdiler.

Bilim bataklıklarda savaş veriyor

Araştırmacılar Vanavara adlı Sibirya kentine uçakla gittikten sonra, oradan bir helikopterle 64 yıl önce Kulik´in kamp kurduğu yere indiler. Dış dünya ile tek bağlantıları bir radyo-telsizdi, susuzluklarını gidermek için gittikleri gölün suyunda milyonlarca sivrisinek larvası vardı; Galli sonradan "Çok zor on gündü." diyecekti. Ama daha zor olanı doğru ağaçları bulmaktı, patlamadan etkilenmemiş düzinelerce ağaç vardı ama çok az reçine üretmişlerdi yani zengin reçine özüne sahip bir ağaç bulmak kolay değildi, İtalyanlar her gün 8-10 km. yürüyüş yapmak zorundaydılar. Sonuçta altı ağaç bulmayı başardılar ve 13 örnek aldılar, patlama yerinin yakınındaki ağaçların köklerini de inceledikten sonra, yardım çağırarak Tomsk´a doğru yola çıktılar, oradan da hemen Bologna´ya dönerek örneklerin analizi için fizikçi Romano Serra ile beraber çalışmaya başladılar. Elektron mikroskoplarıyla çalışıyorlardı, X ışınları tarayıcısını da kullanarak, parçacıkları aramaya başladılar. Çalışma iki yıl sürdü, sonunda parçacıkların üç ayrı dönem içindeki gelişimini inceleyerek, sınıflandırdılar. Dönemler 1885-1901, 1902-1914 ve 1915-1930 olarak belirlenmişti. 1902-1914 dönemine ait verilerde bir farklılık vardı; parçacıkları yüksek düzeyde bakır, altın ve nikel içeriyorlardı yani bunlar ağır protonlardılar. İtalyan araştırmacıların merak ettikleri şey; parçacıkların kökeniydi. "Bu parçacıkların Tunguska olayı ile nasıl ilişkili olduğunu bulmak en önemli ve en büyük sorudur." Longo böyle diyordu. Sonuç olarak birşey bulunmuştu şimdi sıra bu parçacıkların nasıl olup ta, ağaçlara saplandığını ve neye ait olduklarını bulmaktaydı. Ayrıca parçacıkların çok yüksek bir ısı altında oldukları da belirlenmişti; Longo; "Patlama dalgası parçacıkları yüzeydeyken eritmemiş çünkü yüzeyde iletkenlik azmış yanı erimiş parçacıklar doğrudan kozmik cisimden gelmişler." Peki ama bu cisim nasıl birşeydi? Longo burada susuyordu ama şunları söylemekten de gerik kalmıyordu; "Yıllar boyunca astro fizikçiler kuyruklu yıldızların hidrojen ve helyum gibi hafif elementlerden oluştuğuna inandılar ama şimdi bazılarının çekirdeklerinin ağır elementlerden oluştuğunu düşünüyoruz ve hele bir de konu asteroit ise bulmak istediğiniz şeyi bulursunuz " Yani anlaşılıyordu ki, İtalyanlar Tunguska´ya uzaydan bir damganın vurulduğundan emin gibiydiler.

Sıra bilgisayarlarda...

İtalyan bu şekilde uğraşırlarken, Amerikalı bir grup araştırmacı Tunguska patlamasını bilgisayarlara programlıyarak, fizik kanunlarını böyle bir patlamada sınadılar. Çalışmanın başında Princeton´dan gezegen bilimcisi Chris Chyba ve NASA´dan Kevin Zahnle bulunuyorlardı. İkisi bir kuyruklu yıldızın atmosfere girmesini bilgisayarda canlandırdılar. Zahnle, cismin yere vurduğu anda atmosferde neler olduğunu merak ediyordu. Bilgisayar sonuçlarına göre, küçük cisimler atmosfere girince yanıyorlar ama büyük olanlar yeryüzüne ulaşıyordu. Fakat orta büyüklükteki gök cisimleri düşerken farklı birşeyler oluyordu. Cisim atmosferde yarılmaya başlıyor, hava basıncı önden çok büyük bir baskı yapınca cisim önden deforme olmaya başlıyor ama arkası aynı kalıyordu. Yani cismin üzerindeki güçlerin arasında büyük farklar oluşunca, yırtılmalar başlıyordu. Parçalarda da benzer güç alanları oluştuğu için patlamalar başlıyor ve kırık parçaların her birisi bir bombaya dönüşüyordu. Chyba ve Zahnle bir dizi olayın sonunda Tunguska´da ne olduğuna karar verdiler; Chyba; "Basit bir model oluşturarak Tunguska´yı çözümledik." diyordu. Ama hala sorun vardı çünkü AMES adlı bilim grubu, bu yaklaşıma karşı çıktı, cismin boyutu bilinmiyordu, hangi tür elementleri içerdiği bilinmiyordu, hızı neydi? Atmosfere giriş eğimi kaç dereceydi? Ağaçların eğimine bakılırsa 30-40 derecelik bir açı olmalıydı.

45.000 derecelik ısı;

Demir çekirdekli meteorlar çok güçlü ve yoğundular ama hızlıydılar yere vurdukları anda, en azından 50 km. çapındaki bir alana dağılmaları gerekirdi, kuyruklu yıldızların ise, yüzeye varmadan önce 25 km. yükseklikte patlamaları gerekiyordu. Bu yükseklik ise, ağaçlardan alınan örneklere uymuyordu zira ağaçlarda karbon parçacıkları vardı ve zengin karbon parçacıkları atmosfere 45 derece eğimle girdiklerinde patlarlar. Kısacası her durumda da atmosferde kalın ve çok geniş bir toz bulutunun oluşması ve çok uzun bir zaman güneş ışınlarını engellemesi gerekiyordu ama Tunguska´da olmayan tek şey de buydu çünkü ağaçlardaki klorofil oranı bunu göstermiyordu. Bu karşılıklı model çalışmasından sonra başka bilgisayar simulasyonları daha yapıldı. Los Alamos Ulusal Laboratuar´ından Jack Hills ve Patrick Goda, Hawaii Üniversitesi´nde yaptıkları çalışmalar sonucunda Chyba´nınkine benzer sonuçlara ulaştılar. Ama cevaplanamayan soru, meteor parçasına ne olduğuydu. Bir kısmı yanmış olabilirdi en azından % 10´u yüzeye yayılmış olmalıydı. Hills; "Bu cevabı bulursak, büyük meteorların neden bulunamadıklarını da anlayacağız." diyordu. İtalyan Longo buna yanıtı ise; "Aradan geçen bu kadar zamandan sonra, parçaları bulamayabiliriz." şeklinde oldu. Fakat en çarpıcı bilgisayar çalışmasını Tennessee Üniversitesi´nden Evans Lyne ve Richard Fought ile Stanford´dan Michael Tauber yaptılar, yola Chyba´nın varsayımından yani düşen bir gök cisminin patlamasından yola çıkmışlardı. Araştırma sonucunda, cismin atmosfere girdikten sonra 45.000 derecelik bir ısı oluşmuştu ve bu ısı cismin tamamını yakmıştı. Yüzeyi veya ağaçları yakan güç, bu dev ısının bir kısmının yüzeye yansımasıydı. Yani patlama yüzeyde değil, gökte olmuştu ve etkileri Tunguska´yı vurmuştu.

Küresel bir kıyamet yaşanabilirdi ama...

Bazı Rus araştırmacılar, Tunguska ile ilgili Amerikan çabalarını kuşkuyla karşıladılar. 1970´lerde patlamanın nedeni olarak bir asteroid değil, bir kuyruklu yıldız olarak kabul ediliyordu. Ama bunu kanıtlayacak bir kuyruklu yıldızın astronomik kayıtlarına raslanmadı yani bilinen tüm kuyruklu yıldızların hiçbirisinin rotası 1908 yılının Haziran ayında, dünyanın yakınından geçmiyordu. Batılı bilimciler kuyruklu yıldız düşüncesiyle hep alay ettiler çünkü astro-fizik çevrelerinde kuyruklu yıldızların çok hafif oldukları ve atmosferde hemen yanacakları kabul edilmektedir. Bu tür bir patlamanın oluşturacağı toz bulutu en önemli ve en geçerli kanıttır ama yoktur, en azından bir milyon tonluk bir cismin parçalanması sonucunda dev ve çok kalın bir toz bulutu muhakkak oluşacak ve bundan iklimler etkilenecektir. Caltech Jet Propulsion Laboratuarı´ndan Zdenek Sekanina; "Böyle bir olayın dünyadaki yaşam üzerindeki etkileri korkunçtur. Küresel bir kıyamete benzer ve nükleer kışla karşılaştırılabilir. İnsanlık üzerindeki etkileri tartışılamaz dahi, bunu hayal edemeyiz çünkü biz orada değildik." demektedir. Aslında tüm Rus bilimciler, kuyruklu yıldız senaryosuna katılmamaktadırlar. Longo ile aynı fikirde olanlar vardır; Tomsk Astronomi Gözlemevi´nden Gennady Andreev, Tunguska bataklıklarından hala ümitlidir ve o da Longo gibi örnekler almayı sürdürmektedir.

Yeni sanık bulunuyor; Deprem!

Daha kuşkucu Rus bilim adamları da vardır, yine Tomsk´dan Victor Goldin; "Problemin çözüldüğünü düşünmüyorum. Ancak bir meteorun veya bir cismin parçaları ya da parçası bulunduğunda çözüme ulaşılacaktır." demektedir. Bir diğer garip iddia ise, söz konusu parçaların bulunmuş olduğu ama SSCB döneminde saklandığı ve bir daha bulunmadığı şeklindedir ama bu çok yetersiz ve anlamsız bir iddiadır. Bu iddiaya karşı meteorolog Nina Fast; "Eğer bir meteor bulsaydık onu yakardık çünkü biz gizemlerden, çelişkilerden ve paradokslardan hoşlanıyoruz." diyerek şaka yapmaktadır. Egzotik kuramlar hala sürüyor ve özellikle de Rusya´da çok revaçta; yeni bir iddianın hedefi depremdir. Moskova Radyo Araçları Enstitüsü´nden yazar ve radyofizikçi Andrei Ol´khovatov, depremlerin sarsıntı yapmalarının ötesinde zaman zaman ışık patlamaları, ıslık, vızıltı ve tıslama sesleri oluşturduklarını söylemektedir. Eğer 1908´de Tunguska´da bir deprem olmuşsa, açığa çıkan enerji, sismik dalgaların yanısıra elektrik patlamaları oluşturmuş ve ağaçları yakmıştır. Ol´khovatov´un tezi, bazı tanıkların anlattıkları Tunguska´daki ışık patlamalarına ve seslerine uymaktadır; Ol´khovatov, benzerliklerin kendisini şaşırtığını söylemekte ve; "Bana göre en zayıf kuram meteor kuramıdır ve çözümle ilgili değildir. Ayrıca lokal gözlemcilerin anlattıkları tektonik yani tipik bir yer kabuğu hareketini hemen akla getirmektedir, daha da önemlisi patlama merkezinde çok eski bir volkan bulunmaktadır. " demektedir.

Bu bir fenomen ama doğanın fenomeni;

Ol´khovatov´un iddiaları saygın Rus yayınlarında yer almaktadır ama karşıt görüşler de çok sarsıcıdır. Depremlerde ışık ve ses oluşumları Richter ölçeğine göre 7 şiddetin üzerinde oluşmaktadır; toplanan veriler bunu gösterirler. Oysa Tunguska´da sismografların kaydettiği ölçek 5´dir. Bir diğer bilim adamı ise, yıkılan ve ezilen ağaçların aşağıdan değil, yukardan gelen bir güçten etkilendiklerinin açıkça ortada olduğunu belirtmektedir. Tartışmalar hala sürüyor. Ne olursa olsun, yine de en uç ve en zayıf iddia olan patlayan uzay gemisi kuramı bile şu anlarda ilgi görmektedir fakat bunun da bir kanıtı yoktur. Önemli olan tanımlamaya henüz ulaşılmış değil, diyebiliriz. Chyba; "Gereken bilgilere ulaştık, çok az veya birkaç bilgiye daha ihtiyacımız var çünkü gezegensel bilimde zor elde edilen küçük bir bilgi, çok uzun bir yolun aşılmasına neden olmaktadır." diyor. Tunguska´dan alınacak en önemli ders, çok sağlam bir kanıtın bulunmasanın ne kadar önemli olduğudur. Ama her geçen yıl, bu kanıtın bulunması daha zorlaşmaktadır. Bilim şimdiye kadar olduğundan çok daha büyük bir çabayla Tunguska üzerinde çalışıyor. Şimdilerde Ruslar ve İtalyanlar beraber çalışıyorlar. Kısacası, 89 yıl evvel Sibirya´da ne patlamış olursa olsun, bilim dünyası geniş bir planı zaman içine yayarak, bir dantel gibi işlemektedir. Ama bazen de, bilimin kuşkuculuğu ve rekabet anlayışı ister istemez yakalanan gerçeğin kaybedilmesine ya da fark edilmemesine neden olmaktadır. Özetle ve büyük olasılıkla Tunguska olayının ardında, ender raslanır veya henüz bilinmeyen ya da tek bir kez yaşanan bir doğa olayının olduğudur.

Göksel Terör Tablosu

Bu tablo, Anglo-Avustralya Gözlemevi´nden Araştırmacı Astronom Duncam Stelli Tarafından hazırlandı. Tabloda dünyaya yakın gök cisimlerinin tehlikeli olma oranları gösteriliyor. Yaklaşık olarak dünyaya yakın olan ve çapı 1 km´yi aşan 2.000 gök cismi bulunmaktadır, bunların herhangi bir tanesi bir kıyamete neden olabilir, sadece bir tanesinin dünyaya çarpması durumunda, insanlığın % 25´inin öleceği tahmin edilmektedir.

• Dünyaya yakın yaklaşık 10.000 göktaşının çapı 500 metredir.

• Dünyaya yakın yaklaşık 300.000 göktaşının çapı 100 metredir.

• Dünyaya yakın yaklaşık 150.000 göktaşının çapı 10 metredir.

• Bu potansiyelin % 70´i göktaşı grubundadır, ötekileri birer asteroittir.

• Dünyanın yakınından geçen asteroidlerin yaklaşık % 50´si sönük veya uyuyan kuyruklu yıldızlardırlar.

• Her 10 dakikada bir bezelye büyüklüğündeki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Her 1 saatte bir badem büyüklüğündeki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Her 10 saatte bir greyfurt büyüklüğündeki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Her bir ayda bir basket topu büyüklüğündeki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Her yüzyılda bir 50 m. çapındaki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Her 100.000 yılda 1 km çapındaki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Her 500.000 yılda 2 km çapındaki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Her 100.000 yılda 1 km çapındaki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Parabolik yani belli bir yörüngesi olan bir kuyruklu yıldızın, dünyaya yaklaşması 6 ay öncesinde belirlenerek, uyarı verilebilir.

26 Mart 2009 Perşembe

Medyumların İçyüzü ve Öteki Dünyadan Gelenler



Medyumluk özel bir yetenektir, hiç kimse sonradan belli bir eğitimle medyum olamaz. Üstelik kendilerine medyum adını takan insanların hemen hemen % 99’u sahtekardır. Bu geniş araştırmada gerçek medyumları okurken, bildiklerinizle karıştırmamanız gerektiğini de öğreneceksiniz. Aynı anda anda bilimin karşısında yer alan, dünyanın en ünlü medyumlarının yaptıklarını okuyacaksınız.

Kuşkucuların en sevdikleri uğraş medyumların foyalarını ortaya çıkarmaktır, aslında medyumların sahtekarlıkları, hileleri ve şarlatanlıkları öylesine çoktur ki, bazen inananlar dahi işin içinden çıkamazlar. Bazı medyumlar ise zihin avcısıdırlar, telkin yöntemleriyle inançlıları avlarlar ve kullanırlar. Gerçekte bu tür medyumların yetenekleri yoktur, tüm amaçları belli hileleri kullanarak ticari amaçlara ulaşmaktır.

Gerçek medyumların öylesine abartılı ticari amaçlara yöneldikleri pek görülmez, daha çok istenen veya sorulanın aksine verdikleri ezoterik, felsefi ve bazen de akademik bilgilerle dikkat çekerler ama bunları değerlendirmek, sınıflandırmak ve saçmalıklardan arındırmak ayrı bir uzmanlık işidir. Ruhçuluk araştırmacılarının genel amacı, medyumların belirsiz ve saptırılmış veya çarpıtılmış iddialarını kurnaz bir müşteri tavrıyla ayıklayabilmek ve az da olsa bazen oluşabilecek kitlesel hipnoz olgusunu yakalayabilmektir.

Buna karşın literatür incelendiğinde görülür ki, benzer testler yapılarak doğal olayların, çoğu zaman doğadışı tanımlandıkları görülmüş, zeki medyumların geçmişte ve günümüzde kalıcı etkiler ve izler bıraktıkları ve bu şekilde de tarafsız gözlemcileri dahi atlattıkları görülmüştür.

Gerçeklerden kaçılamıyor
Saygın bir gazeteci olan John G. Fuller, araştırdığı olayların can alıcı noktasının daima dışarda kaldığına dikkat çekerken;

“Deneylerde çok ikna edici gözüken nokta, yaşamın ebediliğinin rasyonel bir sonuç olduğu ve olası ilişkinin varlığıydı. Bu koşullanma tarafsızlığı bozuyor ve gözlemci inançla, inançsızlık arasında sıkışıp kalıyordu. Bir diğer sorun ise söylenenlerin sıkıcı ve bıktırıcı yığınlar halinde hızla birikmesiydi; bir matematik veya kimya çalışmasında gereken özenin ve titizliğin zaman gözetmeksizin ortaya konması elzemdi...”

Fuller, İngiltere Kilisesi adına özel araştırmalar yaparken, yıllarca İngiltere’nin en tanınmış medyumları ile beraber oldu. Sonuçta Kilise’nin baskılarına rağmen, açıkladığı sonuç şaşırtıcıydı; Fuller 1939’da bitirdiği raporunun sonunda şöyle diyordu;

“Ruhsal ilişkiler hipotezi tam olarak gözlenip, araştırıldığında bazı olayların doğmamış ruhlardan kaynaklandığı veya en azından birisinin böyle olduğu söylenebilir.”

Kilise açısından çok tehlikeli olan bu rapor, 1979 yılında serbest bırakılıncaya kadar, “Çok Özel ve Gizli” damgasını yiyerek Lambeth Sarayı’nda 40 yıl saklandı. Batı dünyasında gerçek medyumların toplumdan kaçındıkları, tanınmak istemedikleri, para almadıkları ve aktivitelerini çevrelerinde yaşayan birkaç kişiyle paylaştıkları görülmektedir.

Spiritüalizm literatürü bu tür insanların kendi kendilerine bastırdıkları kitaplarla doludur, anlatılanlar çevreleri tarafından onaylanmış ve süregelmiştir. Ticari amacı olmayan bu kişisel yayınların aslında bir misyon kimliği altında ortaya konulduğu görülür veya bir ruhsal celse ortamının kuşkulu ortamının yerine, bilinmeyen birinin yazdığı kitabın sayfaları getirilmektedir. Birçok ünlü ve inatçı medyum ise, kişisel çalışmalarını yıllarca saklamakta ve belgelerin ilk elde kalması yolunu seçmektedirler.

Burada medyumun psikolojik yapısı rol oynar, ya yazdıklarını yayınlamanın dünya çapında çok fazla önem taşımadığının bilinçindedir, ya da oluşturduğu gizemden hoşlanmaktadır; buradaki inancında samimi olabilir ve bu şekilde seçilmişliğini vurgular. Tabii aynı anda, yakın çevresindekiler de seçilmişlik giysisine ister istemez bürünürler.

Beyaz Saray’ın medyumu Lincoln’dü
Ruhsal ilişkilerini bireysel yayınlarla ortaya koyanlar arasında çok ünlü isimler dikkat çeker. 1943’de II. Büyük Savaş’da İngiliz Hava Kuvvetleri’ni yöneten Mareşal Lord Dowding ile İngiliz bilim adamı Sir Oliver Lodge’un yazdıkları kitaplar bu türdendir.

Amerikan İç Savaşı sırasında Başkan Abraham Lincoln, Beyaz Saray’da ruhsal celseler düzenlerken, yine II. Büyük Savaş sırasında Sir Winston Churchill’in en yakın dostlarından birisi ünlü bir medyumdu. Kraliçe Victoria, yıllar boyunca John Brown adlı bir trans medyumu aracılığı ile ölmüş kocasıyla ilişki kurmaya çalıştı; amacı çocuklarıyla kocasının iletişimini sağlamaktı. Günümüz İngiltere Sarayı’nın Ana Kraliçe’si yıllardan bire medyum Lillian Bailey aracılığı ile son Kral VI. George ile ilişki kurma çabasındadır.

En ilginci ise, gazeteci Arthur Findlay’a göre Vatican’da da uzun yıllardan beri ruhsal seansların yapıldığıdır. Ölü insanların ve ölü hayvanların görünmeleri, levitasyon olayları, yoktan varolan cisimler yanı aporlar ve iletilen özel bilgiler tamamiyle sahte değildirler, aralarında onaylanmış ve sahteliği asla kanıtlanmamış birçok olay bulunmaktadır ve bunlar fizik medyumluğun tartışılmaz kanıtları olarak kabul edilirler.

Ve bu yetenek başka alanlarda da etkin ve yetkin olmaktadır. ABD’de bulunan Pink Panther Society ile İngiltere’deki Gwen Byrne Örgütü kayıp çocukları araştıran iki önemli uluslararası kuruluştur. Kuşkucu bir kadın olan Gwen’in ve ekibinin önünde kayıp olan ve ölü ilan edilen 9 yaşındaki bir çocuğun görüntüsü yapılan 100 seansın sonucunda ortaya çıkmış ve medyum tarafından nasıl kaçırılıp, öldürüldüğü anlatılmıştı ve olayın araştırmasında herşeyin yüzdeyüz doğru olduğu anlaşıldı. Ama bu büyüleyici olay yeterli olmaz çünkü medyumlarla, araştırmacılar arasındaki işbirliği çoğu zaman yanıltıcı psiko-riskler taşımakta ve aşırı duyarlılıklara neden olmaktadır.

Bu ise istenilen birşey değildir; Öte yandan konuşulduğunda en önemli şey medyumluk kariyerinin ve yetisinin düzeyini koruyabilmektir. Burada ego ve arzular medyumun yeteneğini azaltabilir ve geleneksel olarak düzeyini yitiren medyumun gelişmemiş veya az gelişmiş ilkel ruhlar düzeyine düştüğüne ve sadece onlarla ilişki kurduğuna inanılır.

İşte yanıltıcılık riski burada başlar. Gerçekte yetenekleri tartışılamayan ve yaptıklarına açıklama getirilemeyen aynı zamanda da her tür gözlemci ve kuşkucu tarafından defalarca test edilen medyumların sayısı bilindiği kadarıyla çok azdır ve ancak birkaçı örnek olabilir.

Mucize adam; Mirabelli
Kuşkusuz ki, Brezilyalı fantastik medyum Carlos Mirabelli (1889-1950) örneklerin başında gelir. Carlos Mirabelli tüm zamanların en iyi medyumu kabul edilmektedir. 2 Ocak 1889’da Brezilya, Sao Paulo, Botucatu’da doğdu. Ruhsal yetenekleri çok küçük yaşlarda ortaya çıktı ve gittikçe gelişerek “Mirabelli Mucizeleri” adını aldı. 1930’larda, cisimleri hareket ettiriyor, gündüz saatlerinde veya uyurken ruhsal görüntüler oluşturuyordu.

Sanroki yıllarda ruhsal celseler düzenleyerek, öteki dünya ile ilişkiler kurdu. Aralarında dönemin önemli bilim adamları olan, Miguel Karl, Eurico de Góes, Carlos de Castro ve Thadeu Medeiros’un bulunduğu bir grup uzman Mirabelli’yi uzun süre deneylere tabi tuttular ve sonunda bir şarlatanlık olmadığına karar verdiler. Dünyanın her yerinden gelen bilimcilerin tanıklığı ile gözle görülür medyumik olaylar gerçekleştirmişti; Mirabelli’nin yeteneği ne bugüne kadar tekrarlanabildi, ne de ona yakın yetenekte bir diğer medyuma raslandı. 1927 yılında Brezilya’da yayınlanan “O Medium Mirabelli” adlı 74 sayfalık kitapçıkta, Mirabelli’nin gün ışığında yüzlerce tanığın önünde yeteneklerini sergilediği ve Brezilya’nın sosyal ve bilimsel çevrelerinde olay haline geldiği yazmaktadır. Tanıkların arasında, Brezilya Devlet Başkanı, Devlet Sekreteri, iki tıp profesörü, 72 doktor, 12 mühendis, 36 avukat, 89 resmi görevli, 25 subay, 52 banker, 128 iş adamı, 22 diş hekimi ve çeşitli inançlara mensup din görevlileri bulunuyordu. (Kaynak: Zeitschrift fuer Parapsychologie, 1927baskısı)

Böylesine önemli bir başka örnek yoktur; Mirabelli aralarında Devlet Başkanı’nın da bulunduğu çok önemli insanların karşısında sınanmış ve yirmiden fazla bilim adamı tarafından test edilerek yeteneği araştırılmıştı. 1927 yılında bir dizi deneyden sonra kurulmasına karar verilen Ruhsal Araştırmalar Akademisi “Academia de Estudos Psychicos” geliştirdiği metodu Avrupalı medyumların da sınanması amacıyla yayınladı. Akademi’nin araştırmacıları üçe bölünmüştü; bir grup trans medyumu yani konuşan medyum ile 189 oturum yaparken, diğer bir grup otomatik yazıcı medyumlarla 85 olumlu, 8 olumsuz oturum gerçekleştirdi.

Üçüncü grup ise fiziksel fenomenleri araştırıyordu, 63 olumlu, 47 olumsuz oturum yapıldı. Olumlu 40 oturum gün ışığında, 23’ü normal elektrik ışığında medyum bağlanarak yapılmış, daha önce ve sonrasında oda tamamiyle aranmıştı (Kaynak yazar Brian Inglis). Mirabelli temel eğitim görmüş, normal bir bilinçe sahip ve doğduğu yörenin şivesiyle konuşan bir insandı ama transa girdikten sonra 26 dil konuşuyordu; bu dillerin arasında Almanca, Fransızca, Felemenkçe, dört İtalyan diyaleği, Çekçe, Arapça, Japonca, İspanyolca, Rusça, Türkçe, İbranice, Arnavutça, çeşitli Afrika diyalektleri, Latince, Çince, modern Yunanca, Polonyaca, Suriye-Mısırca ve Antik Yunanca vardı. Ayrıca Mirabelli transtayken, tıp, hukuk, sosyoloji, politik ekonomi, politika, teoloji, psikoloji, tarih, doğal bilimler, astronomi, felsefe, mantık, müzik, ruhçuluk, okültizm ve edebiyat konularında saygın ve ciddi konuşmalar yapıyordu (Kaynak: Greber 1970). Bir diğer olay fakültedeki deneylerde yaşandı, Mirabelli 28 ayrı dilde yazıyordu; oturuyor, yazmaya başlıyor ve usta bir yazarın yazma hızını iki defa aşan bir hızla yazıyordu. İşte örnekler;

• 15 dakikada Polkça 5 sayfalık “Polonya’nın Yeniden Doğuşu”nu,
• 20 dakikada Çekçe 9 sayfalık “Çekoslovakya’nın Bağımsızlığı”nı,
• 12 dakikada İbranice 4 sayfalık “Slander”i,
• 40 dakikada Persçe 25 sayfalık “Büyük İmparatorlukların Dengesizliği”ni,
• 15 dakikada Latince 4 sayfalık “Ünlü Çeviriler”i,
• 12 dakikada Japonca 5 sayfalık “Rus-Japon Savaşı”nı,
• 22 dakikada Surca 15 sayfalık “Allah ve Peygamberleri”ni,
• 15 dakikada Çince 8 sayfalık “Buda için Apoloji”yi,
• 15 dakikada Sur-Mısırca 3 sayfalık “Hukuğun Kökenleri”ni,
• 32 dakikada hiyeroglifle 3 sayfalık ama ne olduğu hala deşifre edilemeyen bir text yazdı.

Elle tutulan hayaletin nabzı atıyordu

Mirabelli inanılmazdı, Sao Vicente’de bir grup tanığın önünde yapılan bir seansta oturduğu koltuktan iki metre yükseldi ve o durumda iki dakika havada durdu. Anlatılan bir diğer olay daha da şaşırtıcıdır, Luz Tren istasyonunda arkadaşlarının ve diğer yolcuların gözlerinin önünde birden kayboldu, 15 dakika sonra 90 km uzaktaki Sao Vicente’den istasyonu telefonla aradı. İki dakika sonra herkesin gözü önünde tekrar ortaya çıktı.

Ama şimdi okuyacağınız olay daha da çarpıcıdır; Üniversite laboratuarlarında yapılan bir seans sabah saat 9:00’da başlamıştı, deney odasında bulunan gözlemcilerin arasında bulunan on kişi bilim doktoru ünvanına sahipti. Mirabelli transa girer girmez tam önünde küçük bir kız çocuğu belirdi. Odada bulunan Dr. Ganymede de Souza şok geçiriyordu, kız birkaç ay önce ölen kendi kızıydı ve üzerinde gömülürken giydirilen elbise vardı. Gözlemcilerden Albay Octavio Viana, kıza dokundu ve nabzını hissettiğini söyledi ve küçük kız sorulan sorulara normal sesiyle, normal cevaplar veriyordu.

Fotoğraflar çekildi ve araştırma raporuna eklendi. Sonra küçük kız solarak veya erir gibi yavaş yavaş kayboldu; olay gün ışığında 36 dakika sürmüştü. Deney devam etti; bu kez deney odasında ortaya çıkan görüntü bir ay önce bir deniz kazasında ölen Rahip Jose de Camargo Barros’du, Rahip odadakilerle konuştu, tamamiyle maddeseldi, kalbi atıyordu, doktorlar dişlerine, karnına ve parmaklarına dokundular, sonra o da kayboldu. Bilim adamlarının dili tutulmuştu, yaşadıkları olayın anlamını aramayı bırakmışlar, hayretle kendileri gibi bir insana benzeyen Mirabelli’nin farkının ne olduğunu merak ediyorlardı.

Deneyler devam ettirildi. Santos kentinde yapılan deneyler, öğleden sonra saat 03:15’de başlatıldı. Salonda 60 tanık vardı, tanıklar daha sonra olanların yazıldığı raporu hep birlikte imzaladılar. Yine bir görüntü oluşmuştu; bu kez yeni ölen saygın doktor Bezerra de Meneses karşılarındaydı, ölü doktorun görüntüsü uzun uzun konuşarak, tanıkların kendisiyle konuştuklarından emin olmalarını istedi. Sesi çok geniş olan salonun her yerine megafonla iletildi ve fotoğraflar çekildi. 15 dakika süreyle iki doktor o bedeni muayene ettiler ve sonuçta anatomik olarak karşılarında normal bir insanın bulunduğunu açıkladılar.

Bu arada ölü doktor bazı izleyicilerle el sıkıştı ve sonra kaybolmaya başladı. Önce ayakları sonra sırasıyla bacakları, karnı, kolları ve sonunda başı yok oldu. Tüm deney sırasında Mirabelli oturduğu koltuğa sıkı sıkı bağlıydı, kapılar ve pencereler özel bir mühür basılarak özenle kapatılmıştı. Çekilen fotoğraflarda ölü doktorla beraber Mirabelli’de açıkça görülüyordu.

Bir diğer seansta Mirabelli tanıklarının gözlerinin önünde birden kayboldu ve yandaki odada ortaya çıktı, oysa bağlıydı ve ipler hala çözülmüş olarak üzerindeydi ve de kapılarda, pencerelerde bulunan mühürler bozulmamıştı. Mirabelli, medyumlar evrenin en olağanüstü örneği olarak daima anımsanacaktır ve sırrını beraberinde hep ilişkide olduğu öte yana götürdü.

24 Mart 2009 Salı

Bilinmeyen Atatürk-4(SON)


ATATÜRK BUGÜN İÇİN DİYORDU Kİ

“Askerliğin herşeyden önce yaratıcılığını severim.Türk Ordusu,vatan evlatlarını yetiştiren irfan ocağıdır.Ordunun temelini oluşturan subaylar,vatan için ölümü göze alan savaşçılardır. Fedakarlık sınıfının en önünde yer alan şerefli insanlardır.Millet zarar görürse bunun sorumluluğu subaylara ait olacaktır.”

“Aldığım sormluluk basit bir şey değildir. Ancak ben vatanım yok olduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için bu kutsal görevi yüklendim.”

“Asil Milletime şunu öğütlerim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne çıkaracağın adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten hiç bir zaman vazgeçmemelidir.”

“Hür ölünecek,fakat asla esir ve zelil yaşanmıyacaktır.”

“Ahmaklar, Amerikan mandacılığına, İngiliz koruyuculuğuna bırakmakla vatan kurtulacak sanıyorlar.Oysa kendi rahatlarını sağlamak için bütün bir vatanı ve tarih boyunca devam eden Türk bağımsızlığını feda ediyorlar. Oh ,ne ala. Mücadele yerine
mandayı kabul edeceğiz ve rahata kavuşacağız. Bu ne gaflet, ne körlük ve budalalıktır. Öyle bir manda egemenlik haklarımıza temsil haklarımıza, kültür bağımsızlığımıza, vatan
bütünlüğümüze dokunayacakmış. Bu hiyanete değil Amerikalılar, çocuklar bile güler. Amerikalılar, kendilerine çıkar sağlamıyan böyle bir mandayı neden kabul etsin? Amerikalılar bizim kara gözümüze mi aşıklar? Bu ne aymazlık, bu ne gaflettir?”

“Hiç bir zaman baş eğmeyeceğiz. Tuttuğumuz yolda sonuna kadar yürüyeceğiz. Hiç bir şartta teslim olmayacağız.Yerli ya da yabancı düşmanlar karşısında haklarımızı savunacağız. Son varlığımız tehlikede. Eğer yenme umudumuz kalmazsa, bir Türk
bayrağının altına sığınıp istiklal uğrunda can vereceğiz.”

Mustafa Kemal Vardı

O günler yaşamanın,
Ayrı bir tadı vardı,
Yediden yetmişine,
Millet bayram yapardı.

Gururumuz sonsuzdu,
Mutlu günler yaşardık,
Vatan aşkıyla yanar,
Marşlar söyler coşardık.

Çünkü başımızda bir,
“Mustafa Kemal vardı”,
Yedi düvel önünde,
Baş eğip selâmlardı.

Sen ki Türk milletinin,
Baş tacı halâskârı,
Gazi Mustafa Kemal,
Bu vatanın mimarı.

Bir volkandın lâv oldun,
Aktın düşman üstüne,
Sürdün 9 Eylül’de,
Akdeniz'in önüne.

Bir dava ki ateşi,
Senin elinle yandı,
Milletin kara bahtı,
Nur oldu aydınlandı.

Mustafa Kemal Paşa'm,
Önünde eğiliriz,
Seninle doğar yaşar,
Bunu bir borç biliriz.

Tarihin gördüğü en büyük devlet adamına sonsuz saygılarımla...