31 Ocak 2009 Cumartesi

Keyifli Bir Yazı;Sinema Klişeleri:)


Tecrübeli bir sinema seyircisinin izlenimleri...
Hepimiz biliriz ki sinemada seyrettiklerimiz gerçek değildir. Orası fantastik bir oyun alanıdır, siz elinizde kolanız ve patlamış mısırınızla içeri girer ve bu deneyimin tadını çıkarırsınız. Çoğumuzun sinemadan beklentisi, gerçek dünyadan kaçıp bir kaç saatliğine eğlenceli bir hayal dünyasına sığınmak değil midir? Ancak biz her ne kadar gerçeklik duygumuzu dışarıda bırakmak istesek de film yapımcıları gerçekliğin taklidini yapmak uğruna her yıl milyonlarca dolar harcıyorlar.

Film yapımcılarının bu çabasını da takdir etmek gerek çünkü genellikle başka türlü asla şahit olamayacağımız, nedenini nasılını başka şekilde anlamamızın mümkün olmayacağı bir sürü şeyi de onların sayesinde öğreniyoruz. Şöyle bir düşünecek olursanız dünyayı ve hayatı öğrenmek söz konusu olunca bir sinema salonu kesinlikle bir gardroptan daha yararlı bilgiler sunar.

İşte film seyrederken en ön sıralarda oturarak öğrenebileceğiniz muhteşem bilgilerden bazıları:

  • Mesela bir helikoptere tırmanırken başınızı öne eğmeniz gerektiğini bilirsiniz yoksa dönen pervaneler kafanızı kanlı bir şekilde koparıp atabilir.
  • Aceleniz varsa bir asansörün düğmesine 50 defa basmanızın hiç bir önemi yoktur, asansör asla normal hızından daha hızlı gitmeyecektir. Ve merdivenleri kullanmak her zaman daha hızlıdır, 50.katta olsanız bile...
  • Bilgisayarın klavyesinde deli gibi yazılar yazıp kuvvetli bir şekilde ve defalarca ENTER tuşuna basmak suretiyle bu dünyadaki herkes hakkında en gizli bilgilere ulaşmanız mümkündür. Ama bundan önce ekranda mutlaka devasa büyüklükteki bir ölçeğin işlemin yüzde kaçını gösterdiğini sabırla izlemeniz gerekiyor, ta ki bu metre "İşlemin %100'ü Tamamlandı" yazısını görünceye kadar.
  • Marketten aldığınız Fransız ekmeği her zaman ambalajsız satılır ve her seferinde marketten verilen kese kağıdından taşar.
  • Bir radyo yayını bile alamayacağıız kadar uzak ve vahşi bir ortamda bulunsanız bile cep telefonunuz kapsama alanı içinde kalacaktır.
  • Üniversitedeki oda arkadaşı her zaman arızalı biri olur. Ya taşkafalıdır, ya uyuşturucu bağımlısıdır veya punk-rock tiplidir. Ve neredeyse her zaman önceden belli olur ki bu arızalı adam filmin en önemli kadın karakteriyle seks yapacaktır.


HASTANELER VE TIP

  • Bir hastaya iğne yapmadan önce şırıngayı havaya doğru tutarak yeter miktarda ilacı havaya fışkırtmanız gerekir.
  • Malzeme dolabından alınacak bir hastabakıcı önlüğü ve koridordan kapacağınız bir tekerlekli sedye sayesinde giremeyeceğiniz hastane yoktur. Bu "sihirli" önlük size hastanedeki her odanın kapısını açacak hatta hasta kayıtlarının saklandığı dosya dolaplarına da ulaşma imkanı verecektir. Ama bunlar için önceden ufak bir el feneri getirmeniz gerekiyor çünkü dosya dolabının içindekileri karanlıkta araştırırken dişlerinizin arasında tutmak için buna ihtiyacınız olacak.
  • Doğum yaptırmak basit bir iştir yeter ki elinizin altında kaynar su ve yırtılmış çarşaf parçaları bulunsun..
  • Her insan vücudunda 15-20 litre kan vardır.


SPOR

Bir basketbol maçında hangi takımın kazanacağı her zaman bellidir. Maçın bitimine saniyeler kala elektronik kronometre son saniyeleri geri saymaya başlamışken aniden hareketleri yavaşlayarak slow-motion hareket etmeye başlayan takım maçı kazanacaktır. Aniden spor salonu derin bir sessizliğe bürünür ve biz de böylece kronometrenin tiktaklarını ve spor ayakkabılarının salon zeminine değerken çıkardığı gıcırtıları duyabiliriz. Oyunu kazandıracak şut son oyuncunun elinden çıkmadan hemen önce kronometre sıfırlanır ve basketbol topu hafif bir hışırtıyla potadan geçer.

KOVBOYLAR

  • Kovboylar zamanında bara girip içki istediğinizde barmen size her zaman bir viski şişesi ve bir de küçük kadeh getirirdi. Ve siz de barmene doğru başparmağınızla fırlattığınız ince bir madeni parayla ödeme yapardınız. Ama dikkatli olsanız iyi olurdu, çünkü o şişe eninde sonunda kafanızda kırılacaktı.
  • Kovboylar bayatlamış bisküvi ve eyerin arkasına astıkları deri çantanın içinde sakladıkları kurutulmuş etleri yiyerek günlerce hayatta kalabilirmiş o zamanlar. Öteki deri çantada ise her zaman saf tütün bulunur ki kovboyumuz sarma sigarasını hazırlayıp ateşin başında keyif yapabilsin.
  • Sadece atın yelelerini çekiştirmek suretiyle bir atınızın kaçıp gitmesine engel olabilirsiniz.
  • Girdiğiniz her salonda iyi bir kumar masası ve şahane bir fahişe bulabilirsiniz.
  • Omuza saplanmış bir ok, azıcık itmek ve ucunu kırmak suretiyle kolaylıkla çıkartılabilir. Hemencecik bir sargı ve hoop eskisi gibi sağlıklısınız.


SUÇ VE SİLAHLAR

  • İyi adamla kötü adam elde silahla boğuşmaya girişince silah ateş alır. Çiftimiz bir an durur ve kötü adam yarasından kanlar süzülür vaziyette yere düşer. Ama o son dakikada kötü adam derin bir huzura erecek ve ölmeden önce suçunu itiraf edecektir.
  • Kemer tokası, cüzdan ve polis rozeti bir kurşunu durdurabilir. Makinalı tüfekle ateş açmışsanız birilerini vurmadan önce mutlaka bir kaç tane vazoyu, saksıyı ve aynayı parçalayacaksınız demektir. Ama gene de kötü adamı ıskalayacaksınız.
  • Birisini bıçaklandığınızda kan sizin yüzünüze fışkırır.
  • Elinizdeki dolu bir silahı birisinin kafasına dayayıp ondan bilgi almak durumunda kalmışsanız, silahın horozunu gürültülü bir KLİK sesi çıkararak adamı bülbül gibi öttürebilirsiniz.
  • Eğer sapık bir katille silahlı kavgaya tutuşmuşsanız, sapık katil sizi öldürmeden hemen önce ölü ortağınız geri gelecek ve o manyak katili vuracaktır.
  • Bütün bombalar birbirine siyah bir bantla bağlanmış bir kaç dinamit çubuğundan oluşur ve üstlerinde elektrik kabloları bulunur. Patlamadan önce kaç saniye olduğunu hep bilirsiniz çünkü kocaman dijital bir gösterge sizin için saniyeleri geriye doğru saymaktadır.
  • Bütün kötü adamlar bodrumda saklanır.
  • Bir cesedi asla dürtmeyin, hatta ona dokunmayın bile... Çünkü ceset hemen canlanır ve sizi bileğinizden yakalar.



TELEFONLAR

  • Bütün numaralar 555'le başlar.
  • Eğer bir telefona cevap vermişseniz ve hattın öteki tarafında kimse yoksa tekrar tekrar "Alo!" diyerek telefonun düğmesine hızlı hızlı ve defalarca basmanız gerekir.


ARABALAR

  • Bir sürü kişi araba anahtarlarını arabanın içinde bırakır ve bunların hepsi de anahtarları güneşliğin arkasına saklamaktadır.
  • Acil durumlarda arabalar asla çalışmaz. Ama tecrübeyle sabittir ki; gaz pedalını pompalayı deli gibi "Hadi, hadi bebeğim, lütfen çalış" diye bağırırken arabanın dikiz aynasına sinirli bakışlar atarsanız araba sizin sözünüzü dinleyecektir.
  • Taksi çağırırken arabanın öteki tarafındaki heriften önce kendinizi arabanın içine atmaya dikkat edin yoksa öteki adam sizi dışarı atacaktır.
  • Araba takiplerinde iki araba birbirlerine çok yaklaşmışlarsa birbirlerine yapışıp yamulmuş bir yığın oluşturacak şekilde kaza olmaz daha hızlı giden araba mutlaka bir varili devirir ve sonra meyve tezgahına çarpıp ortalığı dağıtır.
  • Canlı tavuklarla dolu bir kamyonun hemen arkasında araba sürmek hiç iyi bir fikir değildir.
  • Bir arabayı çalıştırmak mı istiyorsunuz? Hiç sorun değil! Panelin altından rasgele iki kablo alın, açık uçlarını birbirine sürtün. Böyle yaparak yalnızca motoru çalıştırmakla kalmayacak, direksiyon klidini de açmış olacaksınız. Aferin size.

29 Ocak 2009 Perşembe

Roswell Olayı


“ Etrafımızı kuşatan atmosferde esrarengiz objeler dolaşmaktadır. Bu objeler zekice yönlendirilmektedirler.”

General L.M Cossin

Genel Hava Savunma Koordinatörü
Orta Avrupa , NATO

Roswell UFO vakası, 1947 Temmuz ayında ABD'nin New Mexico eyaletinin Roswell şehrinde meydana geldiği iddia edilen olay.

8 Temmuz 1947 yılında New Mexico eyaletinin Roswell kasabası yakınlarında, ABD'nin Idaho Eyaleti'nde orman servisi için kurtarış pilotluğu yapan Kenneth Arnold'un, 25 Haziran'da kayıp bir uçağı Washington'daki Cascade Dağları üzerinde aramaya çıkışının ve tahminlere göre, 4000 m. yükseklikte saatte 1200 mil hızla giden dokuz tane disk şeklinde uçan daireler gördüğünü iddia edişinin iki hafta sonrasında bir " fincan tabağının" ele geçirildiği duyuldu.

Ancak ertesi gün ABD Ordusu bu haberi yalanlayarak bunun bir araştırma balonu olduğunu iddia etti.

Otopsi görüntüleri

27 Mayıs 1995 Cuma günü Londra Müzesi'nde bir basın toplantısı yapan İngiliz TV yapımcısı Ray Santili elinde 16 mm'lik 14 bobinden oluşan ve ABD Ordu istihbarat birimlerine ait olduğunu açıkladığı filmleri kamuoyuna sundu. Kaza sonrasıyla ilgili görüntüleri ve bazı dünya dışı ya da insan olmayan canlılara yapılan otopsi sahnelerini içeriyordu. Film 82 yaşındaki ordu fotoğrafçısı Jack Barnett'ın özel arşivine aitti. Temmuz 1947'deki Roswell UFO kazası sırasında çekilmişti ve Barnett bir kopyasını da kendisine saklamıştı. İşte bu beklenmedik olay konunun önemini daha da artırdı.

Teğmen Walter Haut

Amerikalı eski bir askeri yetkili, 60 yıl önce ABD’nin New Mexico eyaletindeki Roswell askeri üssü yakınlarına düşen cismin içinde uzaylı cesetleri de bulunan bir UFO olduğunu ve bunların Amerikan ordusu tarafından gizlendiğini ölüm döşeğinde itiraf etti.

O dönemde üssün halkla ilişkiler subayı olan ve geçen yıl ölen Teğmen Walter Haut, ölümünden sonra açılmak üzere yazdığı mektupta, ABD ordusunun birçok teknolojiyi bu "kazada" ele geçen dünya dışı uzay mekiğinden aldığını iddia etti..


Dış bağlantılar

Son olarak dünya dışı yaşamla ilgili emek harcayan,araştıran,iddialarda bulunan ya da sadece buna inanan insanlara bundan çok değil 10 yıl önce deli,hayalperest,vs gözüyle bakılırdı.

Oysa bugün geldiğimiz noktada gidebildiğimiz yakın gezegenlerde hayat arıyoruz.Hem de öyle gelişmiş bir uygarlık falan da değil.Basit,tek hücreli canlı fosili arıyoruz Mars'ta.Bunun için milyarlarca dolar harcanıyor,binlerce bilim insanı ve saygın akademik kuruluş çalışmalar yapıyor.Hepsi,sadece Mars gezegeninde bir zamanlar bakteri formunda da olsa bir canlı yaşamış olduğunu ispat edebilmek için.

İnsanoğlunun aşamadığı zaafı yani herşeyi kendi bildiği kadar sanması,bu konuda da karşımıza çıkan en büyük engel.Öyle ya trilyonlarca gezegen ve yıldızdan oluşan bu kainat yalnızca insan için yaratılmış olmalı!

Güzel günlere...

Evren.

27 Ocak 2009 Salı

Simya



Simya (alşimi), hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Simya; kimya, metalurji, fizik, tıp, astroloji, semiotik, mistisizm, spiritüalizm ve sanatı bünyesinde barındırırdı.

Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin'de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan'da, Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa'da simyaya ilgi duyulmuştur.

Batı simyası her zaman, kökleri ünlü simyacı Hermes Trismegistus'a uzanan ve bir felsefi-spiritüel sistem olan Hermetizm'le yakından bağlantılı olmuştur. Bu iki disiplin (simya ve Hermetizm) 17. yüzyılın önemli bir ezoterik ekolü olan Gül-haçlılar 'ın doğuşunda etkili olmuştur. Erken modern dönemde, simya kimyaya dönüşmeye başlarken simyanın mistik ve Hermetik dalları modern spiritüel simyanın odak noktası olmaya başlamıştır.

Günümüzde, simya mistik, ezoterik ve sanatsal yönleri nedeniyle bilim tarihçileri ile filozofların ilgi alanına girmektedir. Simya, modern bilimin temelini atan disiplinlerden biridir ve günümüz kimya ve metalürji endüstrilerinde kullanılan birçok madde ve işlem eski dönem simyacılarının keşfidir.

Simyanın birçok yönü bulunmasına karşın günümüz popüler kültüründe (sinema ve edebiyattaki simya/simyacı imgelemlerinin de etkisiyle) simya denince akla madenleri altına çevirmeyi deneme işlemi gelmektedir.

Doğanın araştırılması ve simya

Sir William Fettes Douglas'ın Simyacı isimli tablosu

Simyacılar hakkındaki genel görüş onların sözde bilimadamı (pseudo-scientist), hatta kaçık ya da şarlatan oldukları yönündedir. Bunun nedeni simyacıların kurşunu altına çevirmeye çalışmaları, evrenin dört elementten (toprak, hava, su ve ateş) oluştuğuna inanmaları ve zamanlarının büyük çoğunluğunu mucize ilaçlar, zehirler ve sihirli iksirler hazırlamaya harcamalarıdır.

Bazı simyagerler gerçekten kaçık veya şarlatan olsa da, çoğu entelektüel akademisyenler ve önemli bilim adamlarıdır. Mesela, Isaac Newton ve Robert Boyle'un simyacı olduğu bilinmektedir. Bu gibi yenilikçi kişiler kimyasal maddelerin doğasını ve işleyişini araştırmayı denemişlerdir. Bu gibi simyagerler fiziki evrenin sırlarını açıklama girişimleri sırasında deney yapmaya, geleneksel bilgi ve bilgi kalıplarına, Thumb Yasaları'na ve şüpheci yaklaşıma dayanmak zorundaydılar.

Aynı zamanda, simyagerler kimyasal süreçlerde, fiziki durum ve görünüşün büyük ölçüde değiştiği durumlarda dahi, "bir şeyin" mufaza edildiğini kabul ederler. Bu "bir şey" ya da "öz" maddelerin bazı temel prensiplere sahip olduğu, prensiplerin birçok dış görünüş altında gizli halde bulunabileceği ve bu prensiplerin uygun işlemler sonucu ortaya çıkartılabileceği görüşü ile ilintilidir.

Simyacılar tarihlerinde bir düzen ve mantık arayışı içinde olmuşlardır.

Simyanın hedefleri

  • Metallerin altın ve gümüşe dönüştürülmesi
  • Ölümsüzlük iksiri yaratılması
  • İnsan hayatının dönüştürülmesi
  • Tüm hastalıklara çare bulunması

Felsefi ve ruhani bir disiplin olarak simya

Simyagerlerin en çok bilinen iki hedefi madenlerin altına dönüştürülmesi ve bütün hastalıkları iyileştirecek ve hayatı sonsuz biçimde uzatacak "pancea" (ölümsüzlük iksiri) yaratılmasıdır. Orta Çağ'dan itibaren Avrupalı simyagerler hem madenleri altına çevirecek hem de ölümsüzlük iksiri yaratılmasında kullanılacak efsanevi bir madde olan "felsefe taşı"nın (philosopher's stone) bulunması için büyük çaba sarfettiler. Simyagerler, yüzyıllar boyunca büyük saygınlık gördüler ve destek aldılar. Bu saygınlık ve desteğin nedeni ne hedefleri (altın ve pancea) ne de yazınlarına hakim olan mistik ve felsefi görüşlerdi. Saygınlık ve desteğin nedeni zamanlarının kimya endüstrisine yaptıkları katkılardı. Bu katkılar arasında barutun keşfi, madenlerin test ve rafine edilmesi, metaller üzerindeki çalışmalar, mürekkep, kozmetik, boya üretimi, deri boyanması, seramik ve cam üretimi, likör ve esans üretimi vb. sayılabilir. (Avrupalı simyagerler arasında "aqua vitae" (hayat suyu,ab-ı hayat) üretiminin de popüler bir deney olduğu düşünülmektedir.)

Joseph Wright of Derby'nin 1771 tarihli Felsefe Taşını Arayan Simyacı tablosu

Diğer taraftan, simyacılar hiçbir zaman sanatlarının fiziksel (kimyasal) boyutlarını metafizik yorumlamalardan ayırma eğilimi göstermediler. Hatta, antikiteden Modern Çağa uzanan dönemde "metafizikten yoksun fizik", "fiziksel tezahürden yoksun metafizik" gibi tatmin edici kabul edilmeyecektir. Kimyevi konseptler ve süreçler için ortak terminoloji eksikliği ve de gizliliğe duyulan ihtiyaç simyacıları hıristiyan ve pagan mitolojisi, astroloji, kabala ile diğer mistik ve izoterik alanlarda kullanılan terim ve sembolleri kullanmaya itmiştir. Bu nedenle en basit kimyasal tarif bile çapraşık büyülü sözler gibi gözükmüştür. Ayrıca, simyacılar düzensiz deneysel verileri bu mistik ve ezoterik alanları kullanarak teorik bir çerçeveye oturtmaya çalışmışlardır.

Orta Çağ'dan itibaren bazı simyacılar, giderek, bu metafizik boyutları simyanın gerçek temelleri olarak ve kimyasal maddeler, fiziki haller ve materyal süreçleri ise sipiritüel varlık, durum ve tranformasyonların tek metaforu olarak kabul etmeye başladılar. Ayrıca, hem adi metallerin altına çevrilmesi hem de pancea mükemmel olmayan, hastalıklı, ahlaksız ve kısa ömürlülükten mükemmel, sağlıklı, ahlaklı ve ölümüzlüğe doğru bir evrimi sembolize eder ve bu noktada felsefe taşı ise bu evrimi mümkün kılan mistik bir anahtardır. Simyacının kendisine uygulandığında bu çifte amaç, onun cehaletten aydınlanmaya doğru evriminini sembolize eder; simyager açısından bu noktada felsefe taşı, bu evrimin gerçekleşmesini sağlayacak bazı gizli sipiritüel gerçekleri ve güçleri ortaya çıkarmak için bir araçtır. Bu görüşe uygun olarak yazılan metinlerde, kriptolu simya sembolleri, şemaları ve metne ait imgeler çok anlamlı, alegorilerle dolu ve kriptolu başka çalışmalara göndermeler yapacak biçimde kullanılmıştır ve bunların gerçek anlamlarının anlaşılması amacıyla "deşifre" edilmeleri gerekmektedir.

Bazı insancıl (hümanist) bilginler, ruhani ve tabiat üstü alegorileri (metafizik yorumların şekillerle ifadesi) simyanın en doğru ve değerli açısı (ifadesi, görünüşü) olarak görürler ve kimyanın simya'nın bir uzantısı olarak gelişmesi, orijinal Hermetic geleneğinin bir bozulmuşu (yozlaşmışı) olduğunu iddia etmektedir. Bu spiritüel simyanın çağdaş uygulayıcıları tarafından kabul edilmiş bir görüştür. Diğer bir yandan, çoğu bilimadamı bu görüşün karşısında yer almaya eğilimli olmuştur; onlara göre; simyanın metafiziksel yolda giden tarzı hiçbiryere varmayan "yanlış bir dönüş"ken, simyanın maddelerle uğraşan tarafı modern kimya biliminin gelişmesi için gerekli olan "doğru yol"du. Diğer bir bakış açısına göre, bazı pratisyenlerin tecrübesiz yorumlarının ya da diğerlerince teşvik edilen hileli beklentilerinin, daha gerçekçi simyacıların katkılarını azaltmayacağıydı.

İç (Ezoterik) simya

Okültizm'in dallarından biri ya da kapsadığı alanlardan biri olarak görülen simya kimi kaynaklarda iç (ezoterik) simya ve dış (egzoterik) simya olarak ikiye ayrılmaktadır. Dış simyadaki bütün kavramlar Hermes-Thot inisiyasyonundaki ezoterik bilgilerin anlaşılamamış sembollerinden ibarettir. Örneğin, dış simyada madenlerin birbirine dönüşümünü sağlamak anlamına gelen “büyük eser” (magnus opum), iç simyada, inisiyatik bir eğitimin sonunda elde edilen spiritüel “aydınlanma”yı ifade eder. İç simyada inisiyasyonlardaki küçük misterlere ve büyük misterlere vakıf olma “küçük eser” ve “büyük eser” diye adlandırılmıştır. “Büyük eser”i gerçekleştiren kişinin “büyük sanat”ın sonunda “felsefe taşı”nı elde etmiş, “ölümsüzlük içkisi”ni içmiş olması, inisiyatik süreç sonunda aydınlanmış olmasını simgelerdi. “İlk madde”yi (materia prima) elde etmek ise, tüm madenlerin türediği madde cevherini elde etmek değil, ruhsal varlığın ilk halini, yani maddi dünyada doğmadan önceki saf hali, saf şuur halini elde etmek anlamına geliyordu. Metalin altına dönüşmesi sembolizminde simgelenen bir anlam da ‘aura’nın arınması, altın parlaklığını gösterecek bir saflığa ulaşmasıdır. Hermes-Thot’a dayanan ezoterik sembollerin, o sembolleri anlayabilecek inisiyatik eğitimden geçmemiş olanların eline geçmesi dış simyayı doğurmuştur. Bu bakımdan kimi yazarlar dış simyayı okültizm kapsamında, iç simyayı ezoterizm kapsamında ele alırlar.

26 Ocak 2009 Pazartesi

Osmanlı Saray Ressamları:Fausto Zonaro





Biyografisi

Fausto Zonaro, 1854 yılında İtalya'da Masi'de doğdu.Gençliğinde duvar ve bina yapımı işlerinde çalıştı ve aranılan bir usta oldu.Bu işten sıkılınca ressamlığa merak sardı, özellikle kiliselerde fresk yenileme gibi sanatını gösterebileceği işlerde çalıştı.

Zonaro, daha sonra kendisinden resim almak isteyen Elisabeth Pante ile tanıştı ve ona aşık oldu.Onunla birlikte 1891 yılında oryantalist bir tutkuyla merak ettiği İstanbul'a geldiler ve burada 1892'de evlendiler.Burada Taksim civarlarında Ayazpaşa Mezarlığı ile Ayazpaşa arasında " Ömer Efendi " isimli birine ait dairede 34 lira kira ile yaşamaya başladılar.

Suluboya tabloları beğeni toplayan Zonaro, bir gün Teşrifat Nazırı Münir Paşa tarafından Yıldız Sarayı'na davet edildi ve burada Osman Hamdi ile tanıştı.Daha sonra Münir Paşa'nın eşine resim dersi vermeye başladı ve Zonaro çifti İstanbul'da sanata yakın çevrelerde iyice tanındı.Zonaro, Münir Paşa'ya eserlerini II. Abdülhamit'e göstermek istediğini belirtti ve isteği yerine getirildi, Abdülhamit Zonaro'nın suluboya tablolarını beğenmişti.

Saray Ressamlığı

Fausto Zonaro,1896 yılında bir gün Galata Köprüsü üzerinde geçit yapmakta olan Ertuğrul Süvari Alayı'nı gördü ve bu gösteriyi çok beğendi; her cuma günü buraya gelerek geçidi izledi ve sonunda bu töreni resmeden ayrıntılı bir tablo yaptı.Bu tabloyu Münir Paşa ve II. Abdülhamit çok beğendi ve Zonaro Mecidiye Nişanı'na layık görüldü.Bununla birlikte "Ressam-ı Hazret-i Şehriyari", yani "Saray Ressamlığı" ünvanlığına layık görüldü.

1905 yılında II. Abdülhamit, ressamdan İstanbul'un Fethi'ni tasvir eden tablolar yapmasını istedi.Zonaro'nun bu tabloları da çok beğenildi ve maaşına zam yapıldı.

31 Mart Ayaklanması'ndan sonra II. Abdülhamit devrildi ve Abdülhamit'in kadroları tasfiye edilmeye başlandı.Zonaro'ya da Ekim 1909'da saray ressamlığı ünvanının kaldırıldığı bildirildi.O da 20 Mart 1910'da ailesiyle birlikte İstanbul'u terk etti.Sanatçı İstanbulu sevmesine ve yaşamak istemesine rağmen San Remo'da vefat etmiştir.

İtalya'ya dönmesinden 10 yıl sonra, 1920'de eşinden ayrıldı ve kızıyla yaşamaya başladı.1929 yılında, 75 yaşında San Remo'da vefat etti

25 Ocak 2009 Pazar




Küba Cumhuriyeti Devlet Başkanı Fidel Castro’nun 2005 yılının son aylarında yaptığı üç konuşmayı ve Evo Morales ile birlikte imzaladığı Küba-Bolivya İşbirliği Anlaşması’nı içeren bu kitap, Küba Devrimi’nin güncel açılım ve sorunları ile ilgili somut bilgiler içermenin ötesinde, bugüne kadar üzerinde yeterince durulmayan bazı tarihsel gerçekleri gündeme taşıyor.

Sosyalist Küba, 1970’li yıllarda Angola’ya asker göndermiş ve bu ülkenin bağımsızlık savaşını kazanmasında önemli bir rol oynamıştı. ABD’nin desteklediği işbirlikçilere ve ırkçı Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ordusuna karşı savaşan Kübalı askerler o kadar büyük bir meşruiyete sahipti ki, uluslararası medya bu desteği sorgulamak yerine gizlemeyi ve unutturmayı tercih etti. Fidel Castro, Angola Askeri Harekatının 30. yıldönümünde, ülkesinin enternasyonalist mücadele geçmişini hatırlatıyor...

Bugün, bir taraftan Latin Amerika’daki yeni enternasyonalist açılıma öncülük eden Küba, diğer taraftan da önemli iç dönüşümler yaşıyor. Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin çözülüşünü izleyen zorlu dönemde ortaya çıkan eşitsizliklerin ve adaletsizliklerin üzerine gidiliyor, sosyalizmin toplumsal temelleri sağlamlaştırılıyor. Fidel Castro, ülkesinin güncel sorun ve hedeflerini, her zamanki açık sözlülüğüyle tartışıyor.

Kübalılar, “Vamos Bien” (İyi Gidiyoruz) derken, bir dileği değil, yaşadıkları gerçekliği ifade ediyor.

İngilizce'den Çeviren:
Deniz Beşlican

Kapak Tasarımı:
Gökçe Erbil


Birinci Baskı:
Ekim 2006

111 s.

23 Ocak 2009 Cuma

Evlilik,sadakat ve gerçekler!







"Evlilik dışı ilişkiler hakkında gerçek hayatta istediğini yapabilirsin ama sakın bu konuda konuşma. Yoksa herkes seni bir canavar olarak görür."

Bir zamanlar hayat daha basitti. Kadınla erkek birbirine aşık olur, sonra evlenip çoluk çocuğa karışır ve mutlu bir şekilde -ve elbette tam bir sadakat içinde- hayatlarına devam ederlerdi.

Her kuralın bir istisnası olmakla birlikte, ana şablon buydu. Herkes bu şablona uymasa bile, bu şablonun doğruluğu ve gerçekliği asla tartışma konusu yapılmazdı.

Amerikalı yazar Philip Weiss, Sunday Times gazetesinde kaleme aldığı ‘Guilty Pleasures’ (Suçlu zevkler) başlıklı makalesinde “Evliliklerden sadakat beklemeye artık hakkımız var mı?” sorusunu ortaya atıyor ve günümüz insanını kendi çelişkileriyle yüzleşmeye davet ediyor.

GİZLİLİK ESAS

Pahalı bir fahişeyle yaşadığı kaçamak New York valisi Eliot Spitzer’in kariyerine mal oldu. Bu konudaki gerçek düşüncelerini açıklıkla yazmak isteyen Philip Weiss, romancı arkadaşı Frederic Tuten’ın ciddi uyarısıyla karşılaşmış: “Evlilik dışı ilişkiler hakkında gerçek hayatta istediğini yapabilirsin ama sakın bu konuda konuşma. Yoksa herkes seni bir canavar olarak görür.”

Seksologlar, psikiyatristler ve kendisini ‘konunun uzmanı’ olarak tanıtan çok sayıda kişi bir sürü tez ortaya atıp tartışıyor. Oysa bu uzmanların ‘uzun dönemli ilişki’ ve ‘seks’ konuları arasındaki bağlantıyı bile net bir şekilde ortaya koydukları söylenemez.

Sonuçta ne oluyor? Evlilik ve cinsellik konularında elimizde dedikodular, istatistikler ve klişelerden başka hiçbir şey yok! Bir gün bir bakıyorsunuz uzmanlar bu yönde görüş bildirmiş, ertesi gün bunun tam tersi doğru oluvermiş.

Yazar Weiss, bu konularda kendisine samimi olarak görüşlerini bildiren hemen tüm erkek arkadaşlarının “Kendi ilişkileri veya evlilikleri dışında başka kadınlarla da cinsel ilişki kurmak istediklerini” söylediğini belirttikten sonra hiçbir arkadaşının bunu uluorta itiraf etmeye yanaşmayacağının da altını çiziyor.

BİLİMSEL GELİŞMELER İNSANI KAVRAYIŞIMIZI DA DEĞİŞTİRİYOR

Kendilerini muhafazakar ve dindar olarak tanımlayan insanlar hem doğuda hem de batıda bu tür konuların konuşulmasını bile ‘ahlaksızlık’ olarak nitelendiriyor. Bu muhafazakar insanlara göre, insanlar maneviyattan koptuğu için böylesi bir toplumsal çürüme(?) yaşanmakta.

Bu muhafazakar ve dindar insanların bilimsel gelişmeleri anlamak istememesi ve ‘modernleşme’ kavramına büsbütün uzak düşmeleri bir yana, başkalarında gördüklerinde ‘ahlaksızlık’ olarak nitelendirdikleri şeyleri –örneğin evlilik dışı cinsel ilişkide bulunmayı- kendilerinin de yapıyor olması çok hazin bir çelişki.

Eğer böylesi muhafazakar ve fanatik insanlardan değil de ‘açık görüşlü ve bilimsel düşünceye inanan’ insanlardansanız, bilimsel gerçeklerden bahsetmek daha aydınlatıcı olacaktır.
Bilhassa son 15 yılda bilgisayar ve tıp alanlarında sağlanan gelişmeler sayesinde, insanın biyolojik, psikolojik ve toplumsal normlarını çok daha net şekilde inceleme olanağına kavuştuk. ‘Evrimsel psikoloji’ adı verilen çağdaş ve bilimsel teori, bize dinsel dogma ve muhafazakar tutarsızlıklardan çok daha geçerli ve sağlam kanıtlar sunarak insan ve toplum yaşamına dair yeni bulguları ortaya koyuyor.

Teksas Üniversitesi’nden psikolog David Buss, evrimsel süreçte erkeklerin daha fazla sayıda eş bulmak ve buldukları eşlerin de başka erkeklerle eşleşmesini önlemek üzere programlandıklarını savunuyor.

Ancak Dr.Buss’un argümanına göre aynı evrimsel süreç içinde kadınlar da sadakatsizliğe programlanmış durumda. Onlar da kendi eşlerinin ekonomik kaynakları üzerinde monopol kurmak ve bir yandan da ‘terkedilme’ ihtimaline karşı yedekte bir veya iki erkek bulundurmak isteyebiliyorlar. Erkeklerin ortalama yaşam ömrünün kadınlardan daha kısa olduğu dikkate alındığında, kadın neslinin de kendini ‘koruma’ altına almak üzere yöntemler geliştirmiş olması son derece normal.

Genetik veri tabanları üzerinde yapılan çalışmalar, insanların %10’unun gerçek babalarının, biyolojik babası sandıkları kişi olmadığını gösteriyor. Genetik bilmindeki gelişmeler sağlanmadan önce bu bilgiye sahip olamıyorduk. Bilimsel gelişmeler ışığında şimdi insan doğasını daha net görebiliyoruz: Dr.Buss’a göre bu veri, kadınların ‘aldatma’ işini sanıldığından çok daha yüksek oranda yaptıklarını gösteriyor.

CİNSELLİK VE EVLİLİK KAVRAMLARI AYRIŞIYOR

Kinsey, araştırmacılarının bulgularına göre son elli yılda cinsellik ve evlilik kavramları giderek ayrışma yolunda. Bunun nedenlerinden biri, kariyer ve eğitim gibi nedenlerden ötürü gençlerin artık giderek daha geç yaşlarda evlenmeyi tercih etmeleri.

Bugün için kadınların ilk cinsel deneyimlerini yaşamalarından evlenmelerine kadar geçen süre otalama 8.2 yıl olurken erkeklerde bu 10.7 yıl. Yani insanların cinsel yaşamları evliliklerinden çok daha önce başlamış oluyor.

Diğer yandan ortalama insan ömrü de giderek uzamakta. Bu durumda insanların hayattan ve evlilik kurumundan beklentileri de, 50 yıl öncesine kıyasla çok daha artmış durumda. Beklentilerin karşılanamadığı durumlarda ise insanlar çok daha kolaylıkla ‘boşanma’ kararını alabiliyorlar.

Gene de belirtmek gerekiyor ki; evliliklerde ihanet olgusu çok büyük acılara ve toplumsal sorunlara yol açtığı için olsa gerek, evliliklerin ve ilişkilerin büyük çoğunluğu ‘tek eşli’ olarak devam etmekte.

Ancak toplumsal değişim devam ettiği müddetçe evlilik kurumunun toplum içindeki işleyiş ve algısı da değişime uğramaya devam edecek.

22 Ocak 2009 Perşembe

Koku


Merhaba,

Bugün,ülkemizde 2007 yılında gösterime girdiğinde konusu ve güçlü kadrosuyla(Dustin Hoffman,Alan Rickman,Ben Whishaw) ilgi çekmiş olan Perfume:The Story Of A Murderer filminin senaryosunun dayandığı kitabı kısaca tanıtacağım.

Patrick Süskind’in, Almanya’da ilk yayımlanışında tam anlamıyla olay yaratan, aylarca liste başlarında kalan Koku(Das Parfum) adlı bu romanı, gerçekte alışılagelmiş çok satılanların oldukça dışında kalan, toplum eleştirisini sergileyen bir kitap.

Romana konu olan olay, 18′inci yüzyılda Fransa’da geçer. Kitabın kahramanı Jean Babtiste Grenouille ise, tüm insancıl duyumlardan ve duygulardan yoksun, yalnızca kokulara karşı görülmedik ölçüde duyarlı, istediği kokuları üretebilmek için cinayet işlemekten kesinlikle çekinmeyen bir katildir. Herkesin ve her şeyin kokusunu almakta, tüm kokuları üretmekte gerçek bir dahi olan bu genç adam, kendi kokusunun olmadığını, bulunduğu yerlerde insanların insan kokusu alamadıklarını anladığı gün dünyasını yitirir. Kendisi için tek çıkar yol, başkalarına sanki insanmış izlemini verecek kokular sürünmektedir.

Toplum içinde bireyselliğini hiçbir zaman edinememiş, kendi benliğinin dışında her şeyi yaratabilmiş dahiyi sergileyen bu görkemli alegorinin olağanüstü bir akıcılıkla erişilen son bölümü, benzeri herhalde Kafka’da görülebilecek bir insanlık tragedyasının simgesidir.

Kitabın içinden

“Odun” sözcüğünü ilk söyleyişi mart güneşinde, sıcakta çatırdayan bir yarılmış kayın odunu yığınının üstünde otururken oldu. Bundan önce yüz kere odun görmüş, bu sözcüğü yüz kere duymuştu. Söylenince anlıyordu da; kışın az gönderilmemişti dışarıya odun getirmesi için. Ama bu nesne ona hiçbir zaman, adını söylemek yorgunluğuna katlanacak kadar ilginç gelmemişti. Yığına çıkıp oturduğu o mart gününe kadar. Yarılmış odunlar, Gaillard’ın odunluğunun güney tarafındaki sundurmanın altında, bir kerevet gibi istiflenmişti. Yanık-tatlı kokuyordu en üsttekiler. Yosunsu, güzel bir koku yükseliyordu yığının altlarından, odunluğun kızılçam duvarındansa, sıcağın etkisiyle ufak ufak reçine kokusu yayılıyordu. (sayfa 27)

Kitabın Künyesi

Yazarı: Patrick Süskind
Yayınevi: Can Yayınları
Çeviren: Tevfik Turan
Türü: Roman
Sayfa Sayısı: 247
ISBN: 975-510-059-8
Basım Tarihi: 1987

Görüşmek üzere,

Evren.

21 Ocak 2009 Çarşamba

En İyi 20 Korku Filmi



Merhaba,

Bugün sinemadan bahsetmek istedim.Tabii ki en çok ilgimi çeken tür olan korku sineması ile ilgili bir çalışma yaptım.Bu liste aslında 2000 yılından önce çekilmiş filmlerden oluşuyor.Hatta içlerinde türünün ilk örnekleri var.Bir kısmı ise hayli sanatsal kaygılarla çekilmiş filmler ve bu liste popüleritesini açıklamıyor filmlerin.Örneğin film hasılatları bir kriter değil burada.Yani bir 'Testere' serisi hayranı ya da bir 'Hayvan Mezarlığı' fanı bu listeyi beğenmeyebilir.

Ancak şunu da söylemek istiyorum,geçmiş yıllarda TRT 2'de Atilla Dorsay,programında korku sineması serisi yapmış ve bir programında da Nosferatu adlı filmi ele almış ve yayınlamıştı.Gerçekten sessiz,siyah beyaz bir film olmasına rağmen bazı sahnelerinden çok etkilenmiş;korkmuştum.Bu filmin 87 yıl önce çekildiğini ve şu anki sinema efekt ve tekniklerinin hiç birinin olmadığı bir ortamda bu işin kotarıldığını da unutmamak ve takdir etmek gerek diye düşünüyorum.

Burada seçilen korku filmleri ise zaman sınavını geçmiş ve hatta şarap gibi aradan geçen süre içinde değerlerini daha da arttırmış olan filmler.

Bu filmlerin arasına bazı yeni filmler de eklendi çünkü onların tarihsel önemini belirleyebilmek için henüz çok erken. Yönetmenlik, oyunculuk ve orijinallik açısından incelediğim bu filmleri 'ne kadar korkutucu' oldukları anlamında da değerlendirdim.

Şüphesiz başka dillerde,özellikle Uzak Doğu'da çekilen korku filmlerinin de orijinal bir anlamı vardır ancak bu listedeki filmler İngilizce dilinde yapılmış filmlerden seçildi. Bunu yaparken de TV dizisi olarak çekilen ya da bilimkurgu unsurlarla birlikte çekilen (Sinek ve Alien gibi) korku filmleri değerlendirme dışı bırakıldı.

Filmler yapım yıllarına göre eskiden yeniye doğru sıralanmıştır.

NOSFERATU - 1922 ve VAMPİR NOSFERATU - 1979 F. W. Murnau'nun sessiz film olarak çektiği orijinal filmde ekspresyonist bir ışıklandırma kullanılmıştı. Max Schreck sinema tarihinde en iğrenç ve patetik vampir karakteri olarak yerini aldı. 1979'da Werner Herzog'un yeniden çektiği versiyon ise her bakımdan korku sinemasının hakkını vermekle kalmadı diğer bütün vampir filmlerini açık ara geride bıraktı.

FRANKENSTEIN - 1931 İnsan yapımı bir canavarın anlatıldığı James Whale'in klasik eseri bugün bakıldığında ilk gösterime girdiği zamanlardaki kadar korkunç değil, orası kesin. Ancak hala 'olağanüstü bir trajedi' olarak övgüyü hakediyor. Canavar rolündeki Boris Karloff'un görsel etkisi yıllarca hafızalarımıza kazındı ama çılgın ve manyak rolündeki Colin Clive'ın performansını da asla unutmamak lazım. Filmin en korkunç sahnelerinden biri (kör kızın boğulmasıyla ilgili olan sahne) önce kesildi sonrada 1987'de filme tekrar eklendi.

DRAKULA - 1931 Bela Lugosi hayatının en önemli rolünü oynamıştı. Bu eski ve klasikleşmiş filmin öyle çarpıcı sahneleri vardır ki sanki sessiz film olarak çekildiği zannedilir.

MUMYA - 1932 Karl Freund'un etkileyici ışık kullanımları ve Boris Karloff'un performansı, mumya filmleri arasında bu filmi en ön sıraya çıkarıyor. Daha ziyade macera filmi olarak çekilen 1999 tarihli film, bu orijinal versiyonla karşılaştırıldığında çok çocuksu ve sanattan yoksun kalıyor.

DR.JEKYLL VE MR.HYDE - 1932 Frederic March'ın hem zeki bir doktor hem de onun canavar ruhlu alter-egosunu canlandırırken gösterdiği performans, kazandığı Oscar ödülünü gerçekten hakediyordu. John Barrymore'un çektiği sessiz sinema versiyonu da izlemeye değer.

UCUBELER - 1932 İlk dönemlerdeki korku filmleri ustası Tod Browning bu filmi çekmek için gerçek hayatlarında 'fiziksel çirkinlikleriyle sahneye çıkan' bir grup insanı bir araya getirmişti. Filmde anlatılan öyküde ise bir grup 'ucube'nin (freak) güzel görünüşlü fakat şeytani ruhlu karakterlerden intikam alması anlatılır. Orijinal versiyonun pek çok kısmı Amerika'da sansürlenmiş, İngiltere'de ise tamamen yasaklanmıştı. Stephen King 'Danse Macabre' (1982) adlı kitabında, kendi çocukluğunda izlediği korku filmlerinden nasıl etkilendiğini anlatırken bu filmden özel olarak bahseder.

FRANKENSTEIN'IN GELİNİ - 1935 Boris Karloff'un Frankenstein canavarı, korku filmleri tarihindeki en trajik figürdür. Bu filmde ise canavar, bu sefer de kendisine bir eş yapması için yaratıcısını tehdit eder. Bazı bakımlardan efemine Dr. Pretorious'un canavara zaten bir 'eş' olduğu fikrinden hareketle bu filmin bir takım 'gay' temaları akıllı bir üslupla aktardığı da söylenebilir. Her bakımdan 1931 yapımı Frankenstein filminden daha iyiydi.

KURTADAM - 1941 Bu filmdeki kurtadam Larry Talbot rolüyle Lon Chaney Jr. ölümsüzlüğe ulaştı ama yardımcı rollerdeki Claude Rains ve Evelyn Ankers de mükemmel performans göstermişlerdi. Jack Pierce'in yaptığı makyaj ise gerçekten muhteşemdi.

KÖTÜ TOHUM - 1956 Kendi annesinin canice cinayetler işleme eğiliminin 9 yaşındaki masum görünümlü kızına da geçmesinden korkan bir annenin öyküsü. Patty McCormick korku filmleri tarihinin en ürkütücü performanslarından birini gösterdi.

SAPIK - 1960 Anthony Perkins ve Janet Leigh'in başrollerde oynadığı Alfred Hitchcock'un bu şok edici başyapıtı korku sinemasında bir devrim yaptı. İlk defa bu filmle birlikte 'insan psikolojisi' korku filminin odak noktasına yerleşmiş oluyordu. Bernard Herrmann'ın performansı filmde hissettiğimiz korkuyu daha da derinleştirdi. Anthony Perkins ise Norman Bates rolünde üç defa daha kamera karşısına geçti ama ilk filmdeki başarısını asla yakalayamadı.

KUŞLAR - 1963 Klostrofobi temasını da içeren 'saldıran kuşlar' teması, Hitchcock'un en iyi çalışması değildir. Gene de akılda kalıcı dehşet sahneleriyle bu film takdir edilmeyi hakediyor. Çiftlik evinde kısılıp kalan insanlar fikri, daha sonra 'Yaşayan Ölülerin Gecesi' filmini etkilemiştir.

ROSEMARY'NİN BEBEĞİ - 1968 Roman Polanski'nin bu filminde şeytani özelliklere sahip bir çocuğun doğumu hem karanlık hem de komik bir öykü çerçevesinde anlatılırken arka planda feminist bir mesaj da izleyicilere iletilir. Mia Farrow ve John Cassavetes'in performansları da takdiri hakediyor.

YAŞAYAN ÖLÜLERİN GECESİ - 1968 George Romero'nun bu müthiş zombi filminde adeta otantik bir belgesel film izliyormuş hissine kapılırız. Daha sonraları bu film pek çok zombi filmine ilham verdi ve hatta 1990'da tekrar çekildi. Zombi kızın kendi babasını parçaladığı sahne, sinema tarihindeki en korkunç sekanslardan biridir.

ŞEYTAN - 1973 William Friedkin'in bu müthiş filmde şeytan tarafından ele geçirilen küçük kızın (Linda Blair) öyküsünü son derece inandırıcı makyaj ve korkunç görüntü efektleri eşliğinde izleriz. 2000'de piyasaya çıkarılan 'geliştirilmiş' özellikli versiyonda bazı korkunç sahneler de eklenmişti ama filmin konteksti içinde bu eklemelerin ne kadar işe yaradıkları tartışılır.

JAWS - 1975 Pek çok genç ve çocuk bu filmi izlerken sinemada gözlerini kapatmaktan kendini alamadı. Bu filmin gösterildiği yıllarda pek çok insan korkudan denize giremedi. Peter Benchley'in romanından uyarlanan ve yönetmenliğini Steven Spielberg'ün yaptığı bu filmin başrollerini Roy Scheider, Robert Shaw ve Richard Dreyfuss paylaşmış, film üç Oscar ödülü almıştı.

CARRIE - 1976 Stephen King'in romanından çok şık biçimde uyarlanıp Brian De Palma tarafından yönetilen bu filmdeki mezuniyet balosu sahnesi o kadar klasik oldu ki sonradan defalarca taklit edildi.

ELM SOKAĞI KABUSU - 1984 Robert Englund'ın canlandırdığı Freddie cinayete kurban gitmiş bir katil olup, kendisini öldürenlerin çocuklarına -gördükleri rüyalarda- saldırmaktadır. Düşük bütçeyle çekilen bu filmin şaşırtıcı başarısı sekiz gereksiz devam filminin ve bir TV dizisinin çekilmesine yol açtı.

KUZULARIN SESSİZLİĞİ - 1991 Jonathan Demme'nin popüler filminde sergilenen yamyam bir seri katilin kendine has cazibesi çok büyük etki yarattı. Anthony Hopkins'in canlandırmasıyla Hannibal Lecter karakteri sinema tarihindeki en önemli kötü adamlardan biri oldu.

YEDİ - 1995 David Fincher'in bu filmi diğer pek çok korku filminden daha korkunçtur çünkü seyircinin hayalgücüne çok şey bırakıyor. Morgan Freeman ve Brad Pitt detektif rolünde gerçekten mükemmel.

BLAIR CADISI - 1999 Oldukça emprovize bir tarzda -sanki bir belgesel filmmiş gibi- çekilen bu film 90'ların en gerçekçi ve akılda kalıcı korku filmi oldu.

20 Ocak 2009 Salı

Philadelphia Deneyi


Bugün internetten uzun süredir araştırdığım bir konuyu,aslında bir fenomeni sizlerle paylaşmak istedim.Bilinmeyen,açıklanamayan ya da açıklaması beni tatmin etmeyen herşey özellikle de parapsikolojik,metafizik olaylar ve kavramlar her zaman ilgimi çekmiştir.

Tabii ki konu açıklanamayan olaylar olunca çok geniş bir alandan bahsediyoruz.Ben zaman zaman sizlerle bu tür konuları paylaşmaya çalışacağım.Bugün ele alacağım konu,belki sizlerin de bildiği belki bazılarınızın ilk defa haberdar olacağı,Soğuk Savaş döneminin bir ürünü olan ünlü Philadelphia Deneyi(Gökkuşağı Projesi).

Philadelphia Deneyi, 28 Ekim 1943 yılında Amerikan donanmasının Pensilvanya eyaletine bağlı Philadelphia şehri limanında yaptığı iddia edilen deneydir. İddiaya göre donanmaya ait bir koruma destroyeri olan DE 173 sınıfı 1240 tonluk USS Eldridge birkaç dakika içerisinde 600 km.'den fazla bir uzaklığa gidip tekrar gelmiştir. Deneyin varlığı konusunda hiçbir delil bulunmamaktadır. Amerikan donanması da böyle bir deneyin kayıtlarda varolmadığını belirtmiştir.Al Bielek hariç deneye katıldığı iddia edilen tüm askerler bunu yalanlamış, hikâyenin bir aldatmaca olduğunu söylemişlerdir. Bielek'in hikâyesi de daha sonra yalanlanmıştır.

Gökkuşağı Projesi (Rainbow Project) adıyla da bilinen bu deney, 1984 yılında beyaz perdeye aktarılana kadar ciddiye alınmamıştı. Ancak o tarihden bu güne kadar resmi makamlarca defalarca yalanlanmasına rağmen en çok merak edilen konulardan biri olmuştur.

Deneyin yapılmış olma ihtimalinden ilk söz eden kişi Morris K. Jessup'dur. Jessup amatör bir gökbilimciydi ve UFOlar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyordu. Deney ile olan ilgisi ise 1955 yılında eline geçen bir mektupla başlar. Mektup, Carlos Miguel Allende adında birinden geliyordu ve deneyden detaylı olarak bahsediyordu. İddiasına göre Allende, deneye gözlem gemisi olarak katılan SS Andrew Furuseth adlı şilepte görevli bir denizciydi. Deneye baştan sona şahit olmuştu.

Deneyin temelinde Einstein'in Birleşik Alan Teorisi vardı. Teori, basitce, nesneler arası çekim esası ve elektromanyetizma üzerine kurulmuştur. Einstein, 1920lerden itibaren bu teorisi üzerine yoğunlaşmış, 1925-1927 yılları arasında Almanya'da, bir fizik dergisinde yaptığı çalışmaları yayımlamış, ancak bu çalışmalarını hiçbir zaman tamamlayamamıştır.
İddiaya göre deneyin çalışmaları 1930 yılında Chicago Üniversitesinde başlamış, bir yıl sonra da Princeton Üniversitesinde devam ettirilmişti. Hatta Albert Einstein Dr.John von Neumann ve Dr.Nikola Tesla'nın da zaman zaman proje dahilinde çalıştıkları iddia edilmiştir.
Birleşik Alan Teorisi'nin deneye uygulanışı ise "çok güçlü bir elektromanyetik alan oluşturup gemi üzerine gelen ışığı (ve radar sinyallerini) kırarak ya da bükerek optik görünmezlik sağlamak" şeklinde düşünülmüştü. Bu doğrultuda 75 KVA gücündeki iki dev jeneratör geminin ön top taretlerinin altına monte edildi, buradan geminin güvertesine 4 manyetik ışın yayılacaktı. 3 RF vericisi (her biri iki megavat CW gücündeydi ve onlar da güverteye monte edilmişti). 3000 adet 6L6 güç artırıcı tüp, iki jeneratörün oluşturduğu gücü yayacaklardı, özel eşleme ve modülasyon devreleriyle diğer ekipman, oluşan kütlesel elektromanyetik alanları kullanılırlığa indirgerken, kırılmış ışınlar ve radyo dalgaları gemiyi saracak ve sonuçta gemi düşman gözlemcileri için görünmez olacaktı.

Amaç görünmezlikti fakat iddiaya göre donanma bu deneyde tesadüfen de olsa maddenin ışınlanmasını gerçekleştirmişti.


Deneyin gerçekleştirilişi

Allende, deneyin 22 Haziran 1943'te sabah 09:00'da jeneratörlere güç verilerek başlatıldığını söylüyordu. Bu aşamadan sonra yeşilimsi bir sis gemiyi örtmeye başlamış ve USS Eldridge ortadan kaybolmuştu. Devamını şöyle anlatıyordu Allende :

"Bir an sadece geminin çapasını görebildim, sonra o da kayboldu, ortada artık ne sis ne USS Eldridge vardı; bomboş denize bakıyorduk, bizim gemide bulunan üst rütbeli subaylar ve bilim adamları korku, dehşet ve heyacan içinde nefeslerini tutarak bu inanılması güç başarılarını seyrediyorlardı. Gemi ve mürettebatı hem radarda hem de gözlerimizin önünde yok olmuştu. Her şey planlandığı gibi yürüyordu, 15 dk. sonra emir verildi ve jeneratörlerin şalteri kapatıldı. Önce hiçbir şey olmadı, arkasından yeşil sis tekrar ortaya çıktı ve USS Eldridge yeniden görünmeye ve ortaya çıkmaya başladı ama gemi nereye gitmiş ve nereden geliyordu? Sis azalırken, birşeylerin tuhaf gittiğini hissediyorduk. Hemen gemiye yanaştık, ilk önce mürettebatın çoğunun geminin yanından sarkıp kustuklarını gördük, diğerleri ise geminin güvertesinde şaşkın şaşkın dolaşıyorlardı,sanki hiç birinin bilinci yerinde değildi. Yetkili ekipler gemiye girerek bütün mürettebatı kısa süre içerisinde uzaklaştırdılar ve yerlerini hazır bekletilen yeni bir mürettebat aldı. Bir iki gün sonra, yeni bir deneye daha karar verildi. Gemi istenen radar görünmezliğine ulaşmıştı, donanım değiştirildi ve 28 Ekim 1943'te deney yine aynı gemide tekrarlandı. Jeneratörler çalışmaya başladıktan hemen sonra Destroyer hemen hemen görünmezlik çizgisine ulaşmıştı, sadece burnu ve arkası görülüyor, arada ise bazı çizgiler belli belirsiz seçiliyordu. Sonra sadece su üzerinde tekne boyunda bir çizgi kaldı. Bir iki dakika sonra mavi bir ışık parladı ve o çizgi de yok oldu. Şimdi gemi tamamen yok olmuştu. Bir kaç dakika sonra millerce uzakta Norfolk'ta ortaya çıktı. Göründükten biraz sonra bilinmeyen bir nedenle yine kayboldu ve Philadelphia'da tekrar ortaya çıktı. Bu kez durum çok ciddiydi, tüm mürettebatın başı beladaydı. Bazıları yok oldu ve bir daha geri dönmedi. Bu olayın en korkunç bölümü ise beş denizcinin geminin eriyen ve sonra yine katılaşan metal levhalarının içinde kalmalarıydı. Bu çok feci bir durumdu. Denizcilerin birisi kurtuldu fakat bir daha eski haline dönemedi. Aklını tamamen yitirmişti ama yapacak hiçbir şey yoktu. Bazılarının psişik yetenekleri gelişmişti, sokakta yürürken kaybolan ve yine ortaya çıkan insanlar vardı. Manyetik alanın içinde kalan mürettebattan kaybolanlar ancak birisinin yüzüne ve eline dokunulmasıyla görünür hale geliyorlardı, yani dokunmanın giysinin olmadığı bir yere yapılması gerekiyordu. "Donma" adı verilen bu olay saatlerce, günlerce sürebiliyordu, hatta bir tayfa tam altı ay donduktan sonra kurtarılabilindi. Elektronik kamuflaj başladıktan sonra geminin ve mürettebatının bütünüyle kaybolup,çok uzak bir yerde ortaya çıkıp ve sonra yeniden geri dönmesine neden olan neydi?"

Bu hikâyeye göre USS Eldridge, 28 Ekim sabahı Philedalphia limanından 640 km. ötedeki (375 mil) Norfolk askeri deniz üssüne gidip tekrar gelmiş ve bu olay birkaç dakika içerisinde olmuştu. Jessup bu inanması güç hikâyeye temkinli yaklaştı. Allende'ye gönderdiği cevapta daha fazla ayrıntı ve varsa olayın gerçekliğiyle ilgili kanıtlar istedi. Allende'nin cevabı ise aylar sonra geldi, fakat bu sefer gelen mektupta Carl M. Allen imzası vardı. Allen kanıtı olmadığını yazıyordu ancak hipnoz seansına katılabileceğini ya da pentotal (bilinci uyuşturarak iradeyi kıran doğruyu söyleten bir ilaç) alarak gördüklerini anlatabileceğini savunuyordu. Jessup bu mektupdan sonra yazışmamaya karar verdi.

Morris Jessup'un intiharı

1957 ilkbaharında Jessup, Deniz Kuvvetleri Araştırma Bürosu'ndan bir davet aldı. Büroya ulaştığında kendisine yine kendinin yazdığı (ve çoğunlukla ününü borçlu olduğu) The Case for the UFO isimli kitap gösterildi. Bu kitap bir yıl kadar önce büroya postalanmıştı. Kitabın dikkat çekici yanı ise sayfalarda alınmış olan notlardı. Notlar üç farklı yazıyla yazılmıştı ve binlerce yıl önceki uygarlıklardan söz ediliyor, dünyaya gelen uzay araçları tarif ediliyordu. Sonunda ise Güç alanlarından, bir maddenin nasıl kaybolup, nasıl ortaya çıkarılabileceği ve 1943'te yapılan deneyden söz ediliyordu. Jessup yazılardan birinin Allen'e ait olduğunu fark edip durumu bildirdi. Sonrasında diğer yazıların da aynı kişiye ait olduğu, farklı renk ve özelliklerdeki kalemlerle yazıldığı anlaşıldı.

Bu olaydan sonra Deniz Kuvvetleri Jessup ile yeniden bağlantı kurup Allende'nin mektuplarında belittiği adresin terkedilmiş bir çiftlik evine ait olduğunu, ayrıca, Jessup'un kitabının üzerindeki notlarla ve Allende'nin mektuplarıyla birlikte yeniden düzenlenerek Deniz Kuvvetleri bünyesinde dağıtılacağını bildirdi. Rakam tam olarak bilinmemekle beraber bu şekilde 100 kadar kopyanın Deniz Kuvvetlerinde dağıtıldığı sanılmaktadır. Bu baskıdan üç kopya da Jessup'a gönderilmiştir.

Bu olaydan iki yıl kadar sonra, 20 Nisan 1959'da Morris Jessup, Miami'de Hammock Parkı'nda, kendi aracı içerisinde ölü bulundu. Polis raporlarına göre egzos gazıyla intihar etmişti. Carlos Allende ise bir daha ortaya çıkmadı ve olay bu şekilde kapandı.

Bu olayla ilgili internetten bir çok yerli ve yabancı siteye ulaşabilir,bilgi edinebilirsiniz.Ben sadece bir kaç kaynaktan kısa alıntılar yaparak bir derlemeyi ortaya koydum.Sonsöz olarak şunu söyleyebilirim,o dönemde yani Soğuk Savaş yıllarında gerek Amerika'da gerekse Sovyetler Birliği'nde gerçekten bir çok konuda çok uçuk fikirler ve deneyler yapıldığı bir gerçek.Birbirlerine sürekli üstün gelme çabasının ürünü hepsi.Zaten tüm bu gizli deneyler,vs bir yana,Amerika'nın kendi ülkesinin orta ve çöl kısımlarında gerçekleştirdiği sayısız nükleer denemeler bile işin vardığı çılgınlığın ve sorumsuzluğun boyutunu göstermeye yeterlidir benim açımdan.

Görüşmek üzere,

Evren.

Teşekkürler...

Merhaba,

Bloğum 3.gününde ve hiç tahmin etmediğim kadar hit almış sayfam ve bazı arkadaşlardan da mail yoluyla çok güzel geribildirimler aldım.Aslında böyle bir şeye başlarken hiç bir popülarite kaygım yoktu,halen de yok.Yani hiç kimse okumayabilir de:)

Sonuçta bu sayfada değindiğim konular ve ele alacaklarım herkese hitap eden,bazıları için çok eğlenceli konular değil;farkındayım.Zaten gazete bile okumayan,televizyon yarışmalarına angaje,bilgisayarı ise sadece oyun ve internetten ibaret sanan,uyuşturulmuş bir toplum olduk maalesef.Bu nedenle kitap tanıtımı gibi artık demode bir uğraşın çok popüler olmayacağını en başında bildiğim halde inatla bu temayla başladım bloğa.

Fakat burada asla 'ucuz' şeyler olmayacak.Bu sayfanın kalitesi,çizgisi asla düşmeyecek.Sulu konular,popüler olmak ya da sadece farklı olmak adına sarfedilen seviyesiz cümleler burada hayat bulamayacak.Burada bilgi paylaşımı olacak,kültürel konular,sanat olacak.

Ben biraz kendi blog merakımı gidermek,biraz da aynı frekanstaki görüşemediğim tanıdıklarımla,dostlarımla telefon ve messenger yoluyla yaptığımız hal hatır sohbetlerinin dışında farklı konuları da paylaşabileceğim bir ortam yaratmak adına böyle bir şey yaptım.

Bloğumu ziyaret eden arkadaşlardan eğer blogger.com üyesi iseler giriş yaparak(login) sayfamı gezmelerini ve takip ettikleri bloglar listesine bloğumu dahil etmelerini rica ediyorum ki böylece ben de onların bloğunu takip edebileyim,onlardan da farklı şeyler alma fırsatım olsun.

Ayrıca yorum kısmındaki sınırı kaldırarak tüm anonim okurlara yorum yapma olanağını da sağladım;bazı şeyler yeni aklıma geliyor maalesef:)

Son olarak her şey için tekrar teşekkür ederim,

Keyifli bir gün olsun,

Evren.

19 Ocak 2009 Pazartesi

Bernard Shaw:Gülen Düşünceler



Bugün İrlandalı oyun ve roman yazarı,eleştirmen,düşünür,Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Bernard Shaw(1856-1950)'un kısa notlarının Şakir Eczacıbaşı'nın derlemesiyle ortaya çıkardığı bir kitabı sizlere kısaca tanıtmaya çalışacağım.'Bernard Shaw:Gülen Düşünceler'

Sanayici bir ailenin sanatçı üyesi olan Şakir Eczacıbaşı,50'li yıllardan beri Shaw'a olan merakını bu kitapla taçlandırıyor.Shaw'u keşfetmesi üniversite eğitimi için gittiği İngiltere'de olmuş.Kitabın girişinde yazar,Shaw üzerine 11 sayfalık bir önsöz yazmış ve bunu Albert Einstein'ın Shaw için söylediği şu cümleyle noktalamış:

''Shaw,özgürleşme yolunda bizi,başka hiçbir çağdaşımızın yapamadığı düzeyde etkileyebildi ve yaşamın ağırlığını büyük ölçüde üstümüzden kaldırdı.''

İlk basımı 1995 yılında yapılan kitap 430 sayfa.Kitabın kimi yerlerinde 94 yaşında ölen Shaw'un fotoğraflarına da yer verilmiş.Bendeki kitap Ocak 2004 basımı ve Remzi Kitabevi'nden çıkmış.

Kitaptan bir kaç alıntıyla yazıma son verirken zaman zaman Shaw'un parlak zekasının birer ürünü olan kısa ama etkileyici sözlerini bu sayfada göreceksiniz.
  • Erkekler evlilikleriyle ilgili gerçekleri ne başkalarına ne de kendilerine söylemezler hiçbir zaman.
  • Evlilikte yapılan en büyük özveri,yaşama karşı serüvenci tutumdan özveride bulunarak,durulup oturmaktır.Doğuştan yorgunlar yerleşmeye can atarlar,oysa,canlı ve güçlü ruhlar için yerleşmek,kendi canına kıymak demektir.
  • Nikah töreni,ticari bir mülk ve kölelik anlaşmasını biraz dinsel kurallara bağlamak,biraz da şiirsellik katıp yüceltmek ve böylece en yararlı duruma getirmek amacıyla yapılan içten bir girişimdir.
  • Varlık üretmeden varlık tüketemeyeceğimiz gibi,mutluluk üretmeden mutluluk tüketemeyiz.
  • Altın kural,altın kuralların varolmadığıdır.
  • Sağduyulu kişi,kendini dünyaya uydurur;sağduyusuz kişi,dünyayı kendine uydurmaya çalışır.Tüm ilerlemeler o nedenle sağduyusuz kişilere dayanır.
  • Gerçek olan herşeyden utanıyoruz;ne kadar çok şeyden utanç duyuyorsak,o kadar çok saygın sayılıyoruz.
  • Çok konuksever bir insandır:Altı otel işletir kendisi.
Son olarak Bernard Shaw ile ilgili detaylı bilgi edinmek isteyenler için;

http://tr.wikipedia.org/wiki/George_Bernard_Shaw

Umarım bu kısa tanıtımımı beğenirsiniz,yorumlarınızdan mutluluk duyarım.

Görüşmek üzere.

Evren

18 Ocak 2009 Pazar

Çok keyifli bir kitap



Evet ilk kitap kritiğimi sizlerle paylaşmak için yakın tarihimize tanıklık etmiş önemli bir ismin anılarını aktardığı bir eseri seçtim.Gazeteci,yazar,siyasetçi Altan Öymen'in ilk basımı 2002 Ekim ayında yapılan Bir Dönem Bir Çocuk isimli anı kitabını biraz tanıtmak istiyorum.

Kitapta 30'lu ve 40'lı yılların Türkiye'si ve dünyada olup biten belli başlı olaylar bir çocuğun ve zamanla genç bir bireyin gözünden anlatılıyor.Kronolojik bir almanak gibi düşünmeyin sakın,çok eğlenceli bir dil,dönemin yerli ve yabancı gazete ve dergilerinden alınan karikatür,reklam,vs gibi birçok görsel mevcut.

Yazarın ailesinin Ankara'ya geliş hikayesi,radyonun günlük hayattaki önemi,Atatürk'ün ölümü,tek partili yıllar,İkinci Dünya Savaşı yılları ve ülkemizin durumu gibi bir çok önemli olayın o zamanlar nasıl algılandığı,neler yazılıp çizildiği okuyucuyu hiç sıkmayan dir dille anlatılıyor.

Churchill'den Stalin'e,Roosevelt'ten Nazım Hikmet'e,Sabahattin Ali'den Nihal Atsız'a kadar o dönemin bir çok ünlüsünün bilmediğiniz yanlarını da okuyacağınız bu kitabın devamı niteliğinde bir kitabı daha var yazarın:Değişim Yılları.O kitapta da Dünya Savaşı'nın ardından girilen Soğuk Savaş dönemi,Amerikan yardımları,Demokrat Parti yılları gibi yine yakın tarihin önemli olayları ve yazarın bu yıllarda yaşadığı ilginç,yer yer komik,trajik olayları bulabilirsiniz.

Keyifli bir gün dileğiyle,

Evren

Blog başlığım hakkında...

Blog başlığımı,1953 yapımı,başrollerini Burt Lancaster,Montgomery Clift,Frank Sinatra,Deborah Kerr gibi güçlü bir kadronun kotardığı aynı adı taşıyan bir Hollywood sinema filminden aldım.Filmin konusunu ve diyaloglarını sevmemin dışında insanın sonsuzluğunu vurgulayan ismi beni asıl etkileyen kısmı.Ben de her canlı gibi sizinle sonsuzluğa uzanacağım.Çünkü enerji zamansal sonsuzluğa sahiptir ve bedenlerimiz başka enerji formlarında sonsuzluğa ulaşacaktır;bu enerjiye ruh da diyebiliriz.Ne demiştik başlığımıza?From here to eternity...

Başlarken...

Merhaba dostlar,

İlk blog deneyimim sayılır bu.Daha önce bir kaç site ve forumda yazılarım yayınlanmıştı fakat bu tamamen bir ilk.Sizlerle herşeyi paylaşmak istiyorum.Her ne kadar ana temayı kitaplar ve edebiyat üzerine kurduysam da siyaset,kültür,spor,ekonomi,sanat gibi bir çok alanda paylaşmak istediklerimi buradan takip edebileceksiniz.Dünyada ve ülkemizde konuşmaya,tartışmaya,fikir alışverişi yapmaya çok ihtiyaç olduğunu düşünüyorum.Görüşleriniz,karşıt/yandaş katılımlarınız benim için çok değerli.Tartışılmayan bir zemin olsun istemiyorum.İçi boş,herkesin aynı şeyleri tekrarlayıp durduğu,birbirinin kopyası yorumlar,ya da tam tersi özgün olmak adına anlaşılmaz lafların edildiği bir ortam çok can sıkıcı olurdu bence.Goethe'nin dediği gibi,görüşlerinize destek vermeyebilirim ama samimiyeti garanti ederim.İlk yazımı fazla uzatmak istemiyorum aslında.Bir kaç kitap incelemesiyle ilk yazılarımı vermek istiyorum.Hepsi benim hoşlandığım,tanıtmaktan ve varsa aranızda bunları okumuş olanlardan kritikleri almaktan çok sevineceğim eserler.Görüşmek üzere...