


SİNEMACI ATATÜRK
Bunun üç gün sonrası, Atatürk, Galip Arcan’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Atatürk piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar ve bir müddet sonra oyun bitince; “Bana Galip Arcan’ı çağırın!” der. Galip Arcan gelince; “Bu piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”. Ve Atatürk; “Hayır, bu Flor Doranj adlı boldvilin’in aynen çevirisi, neden bunu belirtmediniz? Hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca, ne dedim biliyor musunuz? “A be Atam, boldvilin’e varıncaya kadar, bunları ne zaman okursun? Ne zaman kafanda tutarsın?” “Sanat ve Atatürk” adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Sinema... Yönetmen Cezmi Ar, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e, tabii Cumhurbaşkanı ya, şöyle dur böyle dur diyemiyor ama diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk; “Gel Cezmi gel, burada başkomutan sensin. Ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın” diyor. Cezmi Ar hayatının son günlerinde; “Ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım” diyecektir. Yıl 1937, Münir Hayri Egeli ile Çankaya’da odalarına çekilirler. Atatürk bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur adı; “Ben bir İnkilap Çocuğuyum” dur. Kendi yazdığı film senaryosunu, Münir Hayri Egeli çekecektir, Atatürk de oynayacaktır. Ama yıl 1937’dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu, filme çekin, çok faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.
OKUYAN ATATÜRK
Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen Atatürk için diyor ki; “Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal’dir”. Bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, on yılda bunların hepsi peki nasıl oluyor? Ben sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca, keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine, şu sözünü yerleştirselerdi, herhalde Türkiye çok farklı bir yerde olurdu şu anda. Atatürk diyor ki; “Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dile bile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak Mustafa Kemal tarihimize geçmiştir.
ATATÜRK VE TÜRK KADINI
Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir okuma değil. Sizi 1914’e, Anafartalar’a götürüyorum. Anafartalar’da savaşın bir yerindesiniz ve çadırınıza gelip postalları çıkarıp rahatça dinlenmek istersiniz. Ama öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemet’in, Fransız Türkoloğu Devin’in Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor Mustafa Kemal onları okuyor. Diyorlar ki; “Niye bunları okuma gereği duyuyorsun?” verdiği cevaba bakın, diyor ki; “Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var, onu tespite çalışıyorum”. Gelelim 1916’ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin Çalışlar’ı çağırıyor ve eline bir not veriyor. Notta ne yazıyor biliyor musunuz? “Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak”. 1916’da, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında neden Mustafa Kemal’in aklına Türk kadını gelmiş? Unutmayın, Kurtuluş Savaşı’nda gördüğümüz kadın manzarası, değil Atatürk’ü, dünyayı şaşırtan bir manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk defa Kurtuluş Savaşı’nda görülmektedir. Atatürk bu savaşta Ayşe Hatun’u tanımıştır. Ayşe Hatun’u hepimiz tanıyoruz. Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? Ya da zamanımızda hangi kadın yapabilir? Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, Ayşe Hatun’un bütün düşüncesi o. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar, ama indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunun düşmanın şehit ettiğini görecektir. Ayşe Hatun ya da diğer adıyla Tayyibe Hatun o zaman ne yapar? Çocuğunu yere koyar, üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söyler. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu; “Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun, bu benim için de senin için de bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor. Hanımefendiler lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz ve tercih yapın, sizden sonraki kuşak mı? Çocuğunuz mu? İşte Mustafa Kemal, bu Ayşe ya da diğer adıyla Tayyibe Hatun’u tanıdı.
Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, hava dondurucu. 75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini Komutan Mustafa Necati’den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Nine ne kadar yorgan battaniye varsa cephanenin üstüne örtmüştür ama kendisi pazen elbiseyledir. Komutan şunları söyler; “Nine kar sepeliyor, hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına” dediğinde aldığı cevap şöyledir; “Dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. Hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorum ki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a oğul...” diyen bir nineyi de tanıdı Mustafa Kemal. Albay Hulusi Atağ’ın kafilesinde olan genç bir kadınımız ise hastadır ve cephane taşırken yere düşmüştür ve ölmek üzeredir. Hulusi Atak sorar; “Bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım” der ve aldığı cevap şöyledir; “Adımı ne yapacaksın? Yaz, benim adım Anadolu” Savaşta Atatürk Zekiye Hanım’ı da tanıdı. Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? 10 Aralık 1919 tarihinde, öğretmen okulunun bahçesine 3.000 kadını toplamış, dedim ki herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3.000 kadın... Tamamı kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için dünyaya geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır bu kadar kadını? Cep telefonu yok, faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar var farz edelim. Kadının sokağa çıkma hakkı yokken, 3.000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Bir düşünün...
1996’da İngiltere’de seçim yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı, seçimden önce 13’dür, seçimden sonra birden 123 olur. Kim yaptı bu başarıyı derler? Leslie Abdela adlı bir hanımefendidir. Leslie Abdela’yı tüm ülkeler çağırırlar; “Bize de öğret metodunu, biz de kadını fazla sokalım meclise” derler. Leslie Abdela’yı Türkiye de çağırır. Dolar alır ve anlatmak için Şile’ye gelir,. Ve işte sözlerinin özeti; “İngiliz kadını bu başarıyı Atatürk’e danıştı. 1919 dan beri biz Türk kadınının ve Atatürk’ün peşindeyiz, merak ediyorum iki kadın milletvekiliniz benim peşimde niye acaba?” Peki Leslie Abdela’nın uyguladığı projenin adını biliyor musunuz? “Mutfak Projesi” Eğer biz bu metodu uygulasaymışız Türkiye’de sanıyorum erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder