28 Mart 2009 Cumartesi

İnsanlığı Bekleyen Büyük Tehlike:İnsan!




Bir Trilyon Dolar Silahlar İçin

Bu bir paranoya değildir, gerçektir ama bireysel aydınlanma için önemlidir, endüstriyel mazeretler ne olursa olsun, sonuçta tek bir cankurtaran filikamız vardır. Hiçbir ulus, global biyolojik sistemin çökmesinden yara almadan kurtulamaz ve hiçbir ulus doğal kaynakların gördüğü zararların çoğalmasıyla oluşan sorunlardan kaçamaz.

Yanısıra da, çevresel ve ekonomik dengesizlikler kitlesel göçlere neden olurken, gelişmiş ya da gelişmemiş uluslarda öngürülemeyen sonuçlar da ortaya çıkacaktır. Gelişmiş uluslar çevre konusunda daha gerçekçi olmalı ve öldürücü bir tehditle yüzyüze olduklarını bilmelidirler, bunu yapsalar dahi eğer nüfuslarını kontrol etmezlerse yine kör bir sonuçla karşılaşacaklardır.

En büyük tehlike, çevrenin ölmesi, yoksulluğun ve huzursuzluğun öne çıkması, sonuçta da sosyal, ekonomik ve çevresel çöküntünün başlamasıdır. Bu amaca yönelik emek sonuçta, şiddeti ve savaşları azaltacaktır. Varolan kaynakları sadece savaş hazırlıklarına ve savaşa yöneltmek (Bunun finansal değeri yılda bir trilyon doların üzerindedir), çok daha başka kötü sonuçlar doğuracaktır. sahip oldukları gibi teknolojik düzeyleri de yeterlidir



Kibirli insanlığın sonu

Yaşanan zararın büyük bir kısmı, yüzyılların kalıcı sonucudur. Öteki oluşumlar göründüğü kadarıyla ek tehditleri oluşturmaktadır. Atmosferdeki öldürücü gazların ulaştığı düzeyin nedeni sadece insan aktivitelerinin sonucudur, yakılan fosil yakıttan oluşan karbon dioksit gazı ve ormanların azalması iklimlerin global düzeyde değişimine neden olmaktadır. Küresel ısınma yönünde yapılan tahminler doğal değildir, gözlemlenen etkiler dayanılır son çizgiye ulaşmış ve çok serttir yani potansiyel risk çok büyüktür.

Kütlesel ısınma, yaşamın iç dokusunu etkilerken, ormanların yokolması, türlerin kaybı ve iklim değişimleriyle oluşan çevresel yıkımla birleştiği anda, zıt etkilerin tetiği çekilmekte ve özellikle kritik biyolojik sistemler beklenmedik yıkımlarla uğrarken yanısıra da yaşamsal sistemin iç dinamikleri sarsılmaktadır. Bunun tek nedeni anlayışımızdaki hatalar ve eksikliklerdir. Doğal olmayan bu süreçte ortaya çıkan söz konusu yıkıcı etkiler için kibirli geçiştirici özürler dilemek, tehdidin ertelenmesine dahi yeterli olmayacaktır.

Bu gezegende yer yoktur...

Dünya bitmiştir veya doludur. Boş alanları değerlendirme ve kaybı önleme yeteneği kalmamıştır; besin ve enerji sağlama yeteneği sona ermiştir ve böylece artan nüfusa yetme yeteneği de bitmiştir. Limitin son noktasına büyük bir hızla yaklaşıyoruz. Geçerli ekonomik yöntemler çevreyi öldürürken, gerek çok gelişmiş, gerekse de az gelişmiş ülkeler global yaşam sistemlerine yönelik riskleri giderici yolları denemeyi düşünmüyorlar. Eğer çevrenin yokolmasını durduracaksak, çoğalmanın bir limiti olduğunu da kabul etmeliyiz.

Dünya Bankası´nın tahminlerine göre dünya nüfusu yüz yıl sonrasında, 12.4 milyara ulaşacaktır, Birleşmiş Milletler ise bugün 6 milyara yaklaşan dünya nüfusunun üçe katlanarak 14 milyarı aşacağını belirtmektedir. Şu anda bile, tek bir insandan üreyen beş yaşam, yoksulluk içinde, yiyecekten yoksun olarak ciddi açlık çekmektedir. Eğer bu tehdit önlemezse, bir veya iki çeyrek yüzyıl içersinde en kötü sonuçla karşılaşacağız ve o zaman insanlığın azalması ölçüsüz bir olasılık olarak gerçekleşecektir.


Ormansız dünya bizi bekliyor

Tropikal yağmur ormanları, her yönden büyük bir hızla yok edilmektedir, günümüzdeki ölçüm değerleri bazı kritik orman türlerinin birkaç yıl içinde yokolduklarını ve tropikal yağmur ormanlarının tamamının 21. YÜZYIL SONA ERMEDEN yani sadece yüz yıl içinde tamamen yok olacaklarını göstermektedir, onlarla beraber sayısız bitki ve hayvan türü de yokolacaktır. Canlı türlerinin kaybı geri dönülmez düzeydedir, 2100 yılında şu anda dünyada yaşayan canlı türlerinin üçte biri tamamen yokolmuş olacaktır ve bu çok ciddi bir belirlemedir. Kaybedilen bu potansiyel, tıbbi ve diğer gereksinimleri karşıladığı gibi, yaşam formlarının genetik farklılığındaki azalma dünyanın biyolojik sistemini kuvvetle etkilemekte ve gezegenimizin büyüleyici güzelliği de yokolmaktadır.

Ya değişeceğiz ya yokolacağız

Yeni bir ahlak anlayışı gereklidir, yeni bir tavır dünyanın ve kendimizin korunması için gerekli sorumluluğu sağlayacaktır. Dünyanın sınırlı kapasitesini bilmeli ve durumumuzu tanımlamalıyız. Ve bu arada üzülebiliriz ama bu uzun sürmeyecektir. Yeni ahlak anlayışı bizi motive ederek harekete geçirecek, gönülsüz liderler, hükümetler ve halklar değişimin gereğini yaşayacaklardır. Bilim adamları bu uyarıyı konu haline getirirken umutluyuz ve mesajımızın heryere, herkese ulaşacağını ve etkileyeceğini umuyoruz..

* Bunun için daha çok yardıma ihtiyacımız var.
* Bilimcilerin yanısıra, doğal, sosyal, ekonomik ve politik unsurların da yardımına ihtiyacımız var.
* Dünyanın önde gelen iş ve endüstri liderlerinin yardımlarına ihtiyacımız var.
* Dünya çapındaki dinsel liderlerin yardımlarına ihtiyacımız var.
* Tüm dünya halklarının yardımlarına ihtiyacımız var.

27 Mart 2009 Cuma

Tunguska Olayı



Tunguska olayı, 30 Haziran 1908 günü sabah saat yaklaşık 7:45 sularında Sibirya'nın orta kesimlerindeki Podkamennaya Tunguska Irmağı yakınlarında oluşan büyük gök patlamasının adıdır.

Patlama 10-15 bin tonluk bir dinamit kütlesinin patlamasına eşdeğerdi. Kesin olmayan verilere göre patlamanın nedeninin, bir kuyrukluyıldız parçasının ya da meteorun Yer'e çarpması olduğu sanılmaktadır. Cismin atmosfere yaklaşık 100.000 km/h hızla girdiği ve ağırlığının 100.000 ile 1.000.000 ton arasında olduğu varsayılmaktadır.

Patlama bölgesi ilk olarak Rus bilim adamı Leonid Alekseyeviç Kulik tarafından 1927-1930 yılları arasında incelendi. Olayı uzaktan gözleyenler önce bir ateş topu gördüklerini ve ardından yer sarsıntısıyla birlikte, güçlü sıcak rüzgarların oluştuğunu söylediler. Avrupa'daki sismograflar, patlamanın neden olduğu sismik dalgaları saptadılar. Patlamanın alevleri yaklaşık 800 km uzaktan görülmüştü. Cisim atmosferde buharlaştığından çevreye çeşitli gazlar yayılmış ve olaydan belli bir süre sonra bile Sibirya ve Avrupa'da geceleri gökyüzünün parlak bir renk almasına neden olmuştu

Tunguska, geleceğin habercisi mi?

Araştırmacılar, Tunguska ağaçlarına gömülmüş zerrecikler (partiküller) buldular ve bu partiküllerin altında dünyadışı bir imza vardı. Bilgisayar animasyonları uygulanarak, bir meteorun atmosferde yanmasından veya bir asteroidin parçalanmasından sonra geriye nelerin kaldığı araştırıldı. Bazı uzmanlar daha fazla tartışma taraflısı değildiler, patlamanın nedeni bir meteordu, asıl sorun meteorun ne tür bir meteor olduğuydu. Tunguska, bilimciler için hala gizemlidir; çözüm sözcüğü heyecan veren bir davete benzer ama bu davetin içeriğinde laboratuarlarda harcanan uzun saatler ve günlerce süren yolculuklar sonucunda eli boş dönmek vardır. Henüz çok pratik bir yöntem bulunmamıştır; kuyruklu yıldızlar veya asteroidler bilinen cisimlerdirler ve Güneş Sistemi´nin tarihinin önemli bir bölümüdürler. Örneğin 1994 yılında Shoemaker-Levy kuyruklu yıldızı, Jüpiter´in "kara göz" üne çarptı. Patlayıcı özelliği olan büyük göktaşlarının en son 65 milyon yıl evvel dünyaya yağarak, dinozorları toptan yok ettiği düşünülmektedir ve bugün de insan uygarlığı aynı bilinmeyen risk ile her an karşı karşıyadır. Aslında Tunguska´da 1908 yılındaki o korkunç gün, bir anlamda da bize gelecekte göklerde nelerin saklı olduğunu işaret etmektedir.

Ömrünü Tunguska´ya harcadı ama esir kampında öldü.

Tunguska´ya giden ilk bilim adamı olan Leonid Kulik, bir Rus jeoloğu idi, uzun yıllar boyunca Sibirya´nın birçok bölgesinde meteor parçacıklarını araştırmıştı. 1927´de Tunguska panoramasını yani parçalanmış, yanık ve devrilmiş sayısız ağacı ilk kez gördü. Aklına hemen çok büyük bir yangının tüm bölgeyi etkilediği geldi. Sonraki 14 yıl içinde Kulik, Tunguska´ya dört kez daha gitti. Kulik´in ekibi, ezilmiş, dağılmış ve bataklıklara gömülmüş ağaçların sayısız fotoğrafını çekti, bıkmadan, usanmadan meteor parçacıkları aradılar ama tek bir parçaya dahi raslayamadılar.





Çeşitli tanıklarla görüştüler, karşılaştırmalar yaptılar, abartmaları, yalanları belirlediler. Hemen hemen tanıkların yarısı, kuzey göğünden gelen bir ateş topunu görmüşlerdi ama diğerleri kuzeybatı veya batı yönünden söz ediyorlardı. Bütün araştırmaların sonucunda ortaya çıkan tek şey, karışık ve önemsiz bilgilerden başka birşey değildi. Kulik, hala cehenneme neden olan şeyin doğal olarak bir meteor olduğunu düşünüyordu. Kulik, 1942´de bir savaş mahkumu olarak öldü ve ondan sonra ellili yılların sonuna kadar hiçbir bilim ekibi bir daha Tunguska´ya gitmedi.

Uzaydan birşey geldi ama neydi?

Olayı bir kez daha dürten ilk kişi, bir Sovyet ordu mühendisi olan Albay Alexander Kazantsev´di. 1946´da yazdığı kısa bir makalede, Tunguska felaketine ancak nükleer bir patlamanın neden olabileceğini belirtti ama insanlar 1908 yılında insanlar böyle birşeyi yapamazlardı, yani tek neden bir uzay aracının patlaması olabilirdi. Sonraki yıllarda öykü SSCB´de birçok kez gündeme geldi ve yazılar yayınlandı. Bunların en popüleri ve başarılısı "Guest From Space/Uzaydan Gelen Ziyaretçi" idi. Genç Sibiryalı bilimciler, Kazantsev´in iddialarıyla uğraşıp durdular, onun Tunguska´da hala ölçülebilir bir radyoaktivite düzeyinin bulunduğunu iddia etmesine karşı çıkıyorlardı. Sibirya´daki Tomsk kentinde İyonize radyasyon uzmanı olan Victor Zhuravlyov; "Kitabın gerçek olduğunu kanıtlayan birşey bulmayı çok istedik." diyordu. Eğer böyleyse, bilim adamların gerçekte ne olduğunu anlamaya niyetli oldukları pek söylenemezdi. Aynı kentte bulunan Biyoloji ve Biyofizik Bilimsel Araştırmalar Enstitüsü´nün direktörü olan Gennady Plekhanov ise; "Birkaç yıl boyunca Tunguska sorunun çözülmüş olduğunu düşündük." diyordu. Ama ikisi de hatalıydılar, Plekhanov 1959 ve 60´da iki Tunguska seferini yönetmişti, düşük düzeyde radyasyon izi ve ufalanmış patlayıcı meteor parçacıkları arıyor ve; "Gerçekten çok uzaktık, herşey düşündüğümüzden daha karışıktı." diyordu.

20 megatonluk patlama

1961 baharında, Plekhanov hayal kırıklığı ile dolu bir rapor yayınladı ve Rusya´nın en önemli bilimsel enstitülerinden birisi olan Moskova´daki Kurchatov Atom Enerjisi Enstitüsü´nde bu doğrultuda bir konuşma yaptı. Gizemle ilgili boş bir tablo çizdi, grubunun çalışma alanında çok dikkatli bir çalışma yaptığını anlattı ve anlattıkları bilim adamlarından sıcak bir ilgi gördü. Rus bilim adamlarının Tunguska´ya gidişinden sonra, hemen her yaz döneminde çeşitli bilgiler derleniyor ve araştırmalar sürüyordu. Bunların en önemlis yanık ağaçların bulunduğu tüm bölgeyi her ayrıntısına kadar gösterin bir haritanın yapılmış olmasıydı. Bu başarının sahibi, Tomsk Üniversitesi matematikçilerinden olan, 60 yaşındaki Wilhelm Fast´dı; Fast, 1960´da Tunguska ekibine katılmıştı ve "Yanık ağaçları ilk kez gördüğümde uyanmıştım." diyordu. Fast ve yardımcıları inatçı ve ısrarlı bir çalışmanın sonunda, yanık ve kırık ağaçların bulunduğu 220.000 hektarlık bir alanın haritasını çıkarmayı başardılar. Bu harita, büyük bir özenle 35 yıl boyunca geliştirildi; başka bilim adamları ağaçların dağılımlarını ve aldıkları şekilleri uzun uzun inceleyerek bir sonuca vardılar; patlamanın rüzgarı 7.5 km uzunluğundaki bir alanda, 10/20 megatonluk bir TNT enerjisi oluşturarak, doğudan batıya doğru yayılmıştı.

Sır reçinenin içinde saklı;

30 yıl boyunca Tunguska, sadece Rus bilimcilerinin inceleme konusu olarak kaldı. Tunguska´ya en yakın olan iki büyük kent olan Tomsk ve Krasnoyarsk, askeri teknoloji merkezleriydiler ve yabancıların girmesi kesinlikle yasaktı. Ancak1989´da Soğuk Savaş´ın bitiminden sonra yabancı araştırmacılar bölgeye gelip araştırmalara başlayabildiler. Aralarında Bologna Üniversitesi´nden İtalyan fizikçi Menotti Galli´de vardı. Galli 40 yıldan beri, kozmik radyasyon üzerinde çalaşıyordu ve özellikle de uzaydan gelen yüksek enerji partiküllerinin, ağaçlardaki selüloz katmanlarında oluşturdukları ağır karbon izotoplarını inceliyordu. Ağaçlardaki bu karbonik birikimin yıllık gelişimi ve miktarı bir kesit alındığı zaman, halkalar halinde görülebiliyor ve izlenebiliyordu. İşte Tunguska gizeminin cevabı burada saklıydı. Galli, Tunguska karanlığına 1990 yılında yapılan araştırma gezisinde daldı ve çeşitli ağaçlardan örnekler aldı; dallardan ve ağaç gövdelerinden 30 cm. çapında, 5-6 cm kalınlığında halka kesitler alıyordu. Geçen yıllar içinde yeniden gelişmeye çalışan ölü dallarda bir enfeksiyon vardı yani deriye batan bir kıymık gibi, halkalarda yoğunlaşan ve biriken kırıklar vardı. Ama Galli, bu durumdan hoşnuttu ve daha iyi olduğunu düşünüyordu. 1908 patlamasından önce ölmüş olan dallar ve ağaçlarda sonradan sızan reçine koruyucu bir doku oluşturmuş ve enfeksiyonu engellemişti. Eğer Tunguska´ya patlayıcı bir meteor patlamışsa ormana yayılan zerrecikler, bu reçine tabakalarının içine hapsolmuşlar ve dokunulmamış olarak kalmışlardı.

Meteorların özellikleri

Galli, patlayıcı meteor düşüncesine, çeşitli yönlerden yakındı ama bu bir kuyruklu yıldızın buzdan oluşmuş parçası da olabilirdi, Güneş Sistemi´nin oluştuğu çok önceki dönemlerde varolan bir kuyruklu yıldız, zaman zaman Pluto´nun ötesindeki evinden gelerek, dünyanın yakınından geçmiş ve geçerken de bir parçası dünyaya düşmüş olabilirdi. Öte yandan çok çeşitli meteor türlerinden birisi de olabilirdi. Meteoritler çoğunlukla serseri yani düzensiz dolaşan eski asteroidlerdirler ve dağılmış veya parçalanmış gezegenlerin enkazıdırlar. Temel olarak düzensiz mineraller içerirler, bazıları zengin organik karbon (carbonaceous chondrites) yüklüdürler. Bazı meteoritler zengin demir içerirler, her meteoritin bir özelliği vardır ve buna göre sınıflandırılır; organik karbon yüklü meteorlar soğuk ve küçük asteroidlerin parçalarıdırlar ve Asteroid Kuşağı´nın dışında bulunurlar. Güneş´e yaklaştıkça, ısı yüzünden artan karbon bileşimleri, asteroidlerin içinde sıkışmaya başlarlar, ayrıca birçok büyük asteroidin çekirdeği demirdir.

Sanık; bir kuyruklu yıldız

Galli´nin çalışmalarında yanında yardımcısı ve dostu Giuseppe Longo vardı. Longo 36 yıllık bir nükleer fizikçiydi ve nükleer reaktörlerde oluşan atomaltı parçacıklar konusunda uzmandı ve Tunguska´yı görür görmez bölgede bir öğütülmenin veya ufalanmanın oluştuğunu hesapladı. Galli ile Longo, 1970´lerde Amerikalı bilimcilerin geliştirdikleri bir hipotezle ilgili testi uygulamaya karar verdiler. Eğer Tunguska´da bir kuyruklu yıldız patladıysa bu hipotez işe yarayacaktı çünkü kuyruklu yıldızın izleri tanımlanabilirdi. Kuyruklu yıldızın içerdiği hidrojen sıkışmış ve ve atmosfere büyük bir hızla girdiğinde ısınmıştı, bu helyumda fünyenin erimesi gibiydi yani hidrojen bombasını patlatan tetik gibi. İşte patlamanın nedeni bu olabilirdi. Patlamada ortaya çıkan yüklü nötrön parçacıkları, atmosferde nitrojen atomlarıyla birleşirler ve ağır karbon 14 nötrönları oluştururlar. Longo;"Eğer böyle birşey olduysa, ağaçlardan kestiğimiz halkalarda karbon 14 bulacağız." diyordu. Ama olmadı, karbon 14 yoktu, böylece patlama nedenlerinin arasından kuyruklu yıldız çıkarıldı, en azından suçlanma oranı azalmıştı. Bu sonuca rağmen Galli ve Longo çalışmalarına ara vermediler, yeterince veya doğru örnek almadıklarını düşünüyordular ve 1991 yazında Tunguska´ya yapılan yeni bir yolculuğa katılarak, yeni örnekler almaya karar verdiler.

Bilim bataklıklarda savaş veriyor

Araştırmacılar Vanavara adlı Sibirya kentine uçakla gittikten sonra, oradan bir helikopterle 64 yıl önce Kulik´in kamp kurduğu yere indiler. Dış dünya ile tek bağlantıları bir radyo-telsizdi, susuzluklarını gidermek için gittikleri gölün suyunda milyonlarca sivrisinek larvası vardı; Galli sonradan "Çok zor on gündü." diyecekti. Ama daha zor olanı doğru ağaçları bulmaktı, patlamadan etkilenmemiş düzinelerce ağaç vardı ama çok az reçine üretmişlerdi yani zengin reçine özüne sahip bir ağaç bulmak kolay değildi, İtalyanlar her gün 8-10 km. yürüyüş yapmak zorundaydılar. Sonuçta altı ağaç bulmayı başardılar ve 13 örnek aldılar, patlama yerinin yakınındaki ağaçların köklerini de inceledikten sonra, yardım çağırarak Tomsk´a doğru yola çıktılar, oradan da hemen Bologna´ya dönerek örneklerin analizi için fizikçi Romano Serra ile beraber çalışmaya başladılar. Elektron mikroskoplarıyla çalışıyorlardı, X ışınları tarayıcısını da kullanarak, parçacıkları aramaya başladılar. Çalışma iki yıl sürdü, sonunda parçacıkların üç ayrı dönem içindeki gelişimini inceleyerek, sınıflandırdılar. Dönemler 1885-1901, 1902-1914 ve 1915-1930 olarak belirlenmişti. 1902-1914 dönemine ait verilerde bir farklılık vardı; parçacıkları yüksek düzeyde bakır, altın ve nikel içeriyorlardı yani bunlar ağır protonlardılar. İtalyan araştırmacıların merak ettikleri şey; parçacıkların kökeniydi. "Bu parçacıkların Tunguska olayı ile nasıl ilişkili olduğunu bulmak en önemli ve en büyük sorudur." Longo böyle diyordu. Sonuç olarak birşey bulunmuştu şimdi sıra bu parçacıkların nasıl olup ta, ağaçlara saplandığını ve neye ait olduklarını bulmaktaydı. Ayrıca parçacıkların çok yüksek bir ısı altında oldukları da belirlenmişti; Longo; "Patlama dalgası parçacıkları yüzeydeyken eritmemiş çünkü yüzeyde iletkenlik azmış yanı erimiş parçacıklar doğrudan kozmik cisimden gelmişler." Peki ama bu cisim nasıl birşeydi? Longo burada susuyordu ama şunları söylemekten de gerik kalmıyordu; "Yıllar boyunca astro fizikçiler kuyruklu yıldızların hidrojen ve helyum gibi hafif elementlerden oluştuğuna inandılar ama şimdi bazılarının çekirdeklerinin ağır elementlerden oluştuğunu düşünüyoruz ve hele bir de konu asteroit ise bulmak istediğiniz şeyi bulursunuz " Yani anlaşılıyordu ki, İtalyanlar Tunguska´ya uzaydan bir damganın vurulduğundan emin gibiydiler.

Sıra bilgisayarlarda...

İtalyan bu şekilde uğraşırlarken, Amerikalı bir grup araştırmacı Tunguska patlamasını bilgisayarlara programlıyarak, fizik kanunlarını böyle bir patlamada sınadılar. Çalışmanın başında Princeton´dan gezegen bilimcisi Chris Chyba ve NASA´dan Kevin Zahnle bulunuyorlardı. İkisi bir kuyruklu yıldızın atmosfere girmesini bilgisayarda canlandırdılar. Zahnle, cismin yere vurduğu anda atmosferde neler olduğunu merak ediyordu. Bilgisayar sonuçlarına göre, küçük cisimler atmosfere girince yanıyorlar ama büyük olanlar yeryüzüne ulaşıyordu. Fakat orta büyüklükteki gök cisimleri düşerken farklı birşeyler oluyordu. Cisim atmosferde yarılmaya başlıyor, hava basıncı önden çok büyük bir baskı yapınca cisim önden deforme olmaya başlıyor ama arkası aynı kalıyordu. Yani cismin üzerindeki güçlerin arasında büyük farklar oluşunca, yırtılmalar başlıyordu. Parçalarda da benzer güç alanları oluştuğu için patlamalar başlıyor ve kırık parçaların her birisi bir bombaya dönüşüyordu. Chyba ve Zahnle bir dizi olayın sonunda Tunguska´da ne olduğuna karar verdiler; Chyba; "Basit bir model oluşturarak Tunguska´yı çözümledik." diyordu. Ama hala sorun vardı çünkü AMES adlı bilim grubu, bu yaklaşıma karşı çıktı, cismin boyutu bilinmiyordu, hangi tür elementleri içerdiği bilinmiyordu, hızı neydi? Atmosfere giriş eğimi kaç dereceydi? Ağaçların eğimine bakılırsa 30-40 derecelik bir açı olmalıydı.

45.000 derecelik ısı;

Demir çekirdekli meteorlar çok güçlü ve yoğundular ama hızlıydılar yere vurdukları anda, en azından 50 km. çapındaki bir alana dağılmaları gerekirdi, kuyruklu yıldızların ise, yüzeye varmadan önce 25 km. yükseklikte patlamaları gerekiyordu. Bu yükseklik ise, ağaçlardan alınan örneklere uymuyordu zira ağaçlarda karbon parçacıkları vardı ve zengin karbon parçacıkları atmosfere 45 derece eğimle girdiklerinde patlarlar. Kısacası her durumda da atmosferde kalın ve çok geniş bir toz bulutunun oluşması ve çok uzun bir zaman güneş ışınlarını engellemesi gerekiyordu ama Tunguska´da olmayan tek şey de buydu çünkü ağaçlardaki klorofil oranı bunu göstermiyordu. Bu karşılıklı model çalışmasından sonra başka bilgisayar simulasyonları daha yapıldı. Los Alamos Ulusal Laboratuar´ından Jack Hills ve Patrick Goda, Hawaii Üniversitesi´nde yaptıkları çalışmalar sonucunda Chyba´nınkine benzer sonuçlara ulaştılar. Ama cevaplanamayan soru, meteor parçasına ne olduğuydu. Bir kısmı yanmış olabilirdi en azından % 10´u yüzeye yayılmış olmalıydı. Hills; "Bu cevabı bulursak, büyük meteorların neden bulunamadıklarını da anlayacağız." diyordu. İtalyan Longo buna yanıtı ise; "Aradan geçen bu kadar zamandan sonra, parçaları bulamayabiliriz." şeklinde oldu. Fakat en çarpıcı bilgisayar çalışmasını Tennessee Üniversitesi´nden Evans Lyne ve Richard Fought ile Stanford´dan Michael Tauber yaptılar, yola Chyba´nın varsayımından yani düşen bir gök cisminin patlamasından yola çıkmışlardı. Araştırma sonucunda, cismin atmosfere girdikten sonra 45.000 derecelik bir ısı oluşmuştu ve bu ısı cismin tamamını yakmıştı. Yüzeyi veya ağaçları yakan güç, bu dev ısının bir kısmının yüzeye yansımasıydı. Yani patlama yüzeyde değil, gökte olmuştu ve etkileri Tunguska´yı vurmuştu.

Küresel bir kıyamet yaşanabilirdi ama...

Bazı Rus araştırmacılar, Tunguska ile ilgili Amerikan çabalarını kuşkuyla karşıladılar. 1970´lerde patlamanın nedeni olarak bir asteroid değil, bir kuyruklu yıldız olarak kabul ediliyordu. Ama bunu kanıtlayacak bir kuyruklu yıldızın astronomik kayıtlarına raslanmadı yani bilinen tüm kuyruklu yıldızların hiçbirisinin rotası 1908 yılının Haziran ayında, dünyanın yakınından geçmiyordu. Batılı bilimciler kuyruklu yıldız düşüncesiyle hep alay ettiler çünkü astro-fizik çevrelerinde kuyruklu yıldızların çok hafif oldukları ve atmosferde hemen yanacakları kabul edilmektedir. Bu tür bir patlamanın oluşturacağı toz bulutu en önemli ve en geçerli kanıttır ama yoktur, en azından bir milyon tonluk bir cismin parçalanması sonucunda dev ve çok kalın bir toz bulutu muhakkak oluşacak ve bundan iklimler etkilenecektir. Caltech Jet Propulsion Laboratuarı´ndan Zdenek Sekanina; "Böyle bir olayın dünyadaki yaşam üzerindeki etkileri korkunçtur. Küresel bir kıyamete benzer ve nükleer kışla karşılaştırılabilir. İnsanlık üzerindeki etkileri tartışılamaz dahi, bunu hayal edemeyiz çünkü biz orada değildik." demektedir. Aslında tüm Rus bilimciler, kuyruklu yıldız senaryosuna katılmamaktadırlar. Longo ile aynı fikirde olanlar vardır; Tomsk Astronomi Gözlemevi´nden Gennady Andreev, Tunguska bataklıklarından hala ümitlidir ve o da Longo gibi örnekler almayı sürdürmektedir.

Yeni sanık bulunuyor; Deprem!

Daha kuşkucu Rus bilim adamları da vardır, yine Tomsk´dan Victor Goldin; "Problemin çözüldüğünü düşünmüyorum. Ancak bir meteorun veya bir cismin parçaları ya da parçası bulunduğunda çözüme ulaşılacaktır." demektedir. Bir diğer garip iddia ise, söz konusu parçaların bulunmuş olduğu ama SSCB döneminde saklandığı ve bir daha bulunmadığı şeklindedir ama bu çok yetersiz ve anlamsız bir iddiadır. Bu iddiaya karşı meteorolog Nina Fast; "Eğer bir meteor bulsaydık onu yakardık çünkü biz gizemlerden, çelişkilerden ve paradokslardan hoşlanıyoruz." diyerek şaka yapmaktadır. Egzotik kuramlar hala sürüyor ve özellikle de Rusya´da çok revaçta; yeni bir iddianın hedefi depremdir. Moskova Radyo Araçları Enstitüsü´nden yazar ve radyofizikçi Andrei Ol´khovatov, depremlerin sarsıntı yapmalarının ötesinde zaman zaman ışık patlamaları, ıslık, vızıltı ve tıslama sesleri oluşturduklarını söylemektedir. Eğer 1908´de Tunguska´da bir deprem olmuşsa, açığa çıkan enerji, sismik dalgaların yanısıra elektrik patlamaları oluşturmuş ve ağaçları yakmıştır. Ol´khovatov´un tezi, bazı tanıkların anlattıkları Tunguska´daki ışık patlamalarına ve seslerine uymaktadır; Ol´khovatov, benzerliklerin kendisini şaşırtığını söylemekte ve; "Bana göre en zayıf kuram meteor kuramıdır ve çözümle ilgili değildir. Ayrıca lokal gözlemcilerin anlattıkları tektonik yani tipik bir yer kabuğu hareketini hemen akla getirmektedir, daha da önemlisi patlama merkezinde çok eski bir volkan bulunmaktadır. " demektedir.

Bu bir fenomen ama doğanın fenomeni;

Ol´khovatov´un iddiaları saygın Rus yayınlarında yer almaktadır ama karşıt görüşler de çok sarsıcıdır. Depremlerde ışık ve ses oluşumları Richter ölçeğine göre 7 şiddetin üzerinde oluşmaktadır; toplanan veriler bunu gösterirler. Oysa Tunguska´da sismografların kaydettiği ölçek 5´dir. Bir diğer bilim adamı ise, yıkılan ve ezilen ağaçların aşağıdan değil, yukardan gelen bir güçten etkilendiklerinin açıkça ortada olduğunu belirtmektedir. Tartışmalar hala sürüyor. Ne olursa olsun, yine de en uç ve en zayıf iddia olan patlayan uzay gemisi kuramı bile şu anlarda ilgi görmektedir fakat bunun da bir kanıtı yoktur. Önemli olan tanımlamaya henüz ulaşılmış değil, diyebiliriz. Chyba; "Gereken bilgilere ulaştık, çok az veya birkaç bilgiye daha ihtiyacımız var çünkü gezegensel bilimde zor elde edilen küçük bir bilgi, çok uzun bir yolun aşılmasına neden olmaktadır." diyor. Tunguska´dan alınacak en önemli ders, çok sağlam bir kanıtın bulunmasanın ne kadar önemli olduğudur. Ama her geçen yıl, bu kanıtın bulunması daha zorlaşmaktadır. Bilim şimdiye kadar olduğundan çok daha büyük bir çabayla Tunguska üzerinde çalışıyor. Şimdilerde Ruslar ve İtalyanlar beraber çalışıyorlar. Kısacası, 89 yıl evvel Sibirya´da ne patlamış olursa olsun, bilim dünyası geniş bir planı zaman içine yayarak, bir dantel gibi işlemektedir. Ama bazen de, bilimin kuşkuculuğu ve rekabet anlayışı ister istemez yakalanan gerçeğin kaybedilmesine ya da fark edilmemesine neden olmaktadır. Özetle ve büyük olasılıkla Tunguska olayının ardında, ender raslanır veya henüz bilinmeyen ya da tek bir kez yaşanan bir doğa olayının olduğudur.

Göksel Terör Tablosu

Bu tablo, Anglo-Avustralya Gözlemevi´nden Araştırmacı Astronom Duncam Stelli Tarafından hazırlandı. Tabloda dünyaya yakın gök cisimlerinin tehlikeli olma oranları gösteriliyor. Yaklaşık olarak dünyaya yakın olan ve çapı 1 km´yi aşan 2.000 gök cismi bulunmaktadır, bunların herhangi bir tanesi bir kıyamete neden olabilir, sadece bir tanesinin dünyaya çarpması durumunda, insanlığın % 25´inin öleceği tahmin edilmektedir.

• Dünyaya yakın yaklaşık 10.000 göktaşının çapı 500 metredir.

• Dünyaya yakın yaklaşık 300.000 göktaşının çapı 100 metredir.

• Dünyaya yakın yaklaşık 150.000 göktaşının çapı 10 metredir.

• Bu potansiyelin % 70´i göktaşı grubundadır, ötekileri birer asteroittir.

• Dünyanın yakınından geçen asteroidlerin yaklaşık % 50´si sönük veya uyuyan kuyruklu yıldızlardırlar.

• Her 10 dakikada bir bezelye büyüklüğündeki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Her 1 saatte bir badem büyüklüğündeki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Her 10 saatte bir greyfurt büyüklüğündeki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Her bir ayda bir basket topu büyüklüğündeki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Her yüzyılda bir 50 m. çapındaki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Her 100.000 yılda 1 km çapındaki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Her 500.000 yılda 2 km çapındaki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Her 100.000 yılda 1 km çapındaki bir meteor dünyaya düşmektedir.

• Parabolik yani belli bir yörüngesi olan bir kuyruklu yıldızın, dünyaya yaklaşması 6 ay öncesinde belirlenerek, uyarı verilebilir.

26 Mart 2009 Perşembe

Medyumların İçyüzü ve Öteki Dünyadan Gelenler



Medyumluk özel bir yetenektir, hiç kimse sonradan belli bir eğitimle medyum olamaz. Üstelik kendilerine medyum adını takan insanların hemen hemen % 99’u sahtekardır. Bu geniş araştırmada gerçek medyumları okurken, bildiklerinizle karıştırmamanız gerektiğini de öğreneceksiniz. Aynı anda anda bilimin karşısında yer alan, dünyanın en ünlü medyumlarının yaptıklarını okuyacaksınız.

Kuşkucuların en sevdikleri uğraş medyumların foyalarını ortaya çıkarmaktır, aslında medyumların sahtekarlıkları, hileleri ve şarlatanlıkları öylesine çoktur ki, bazen inananlar dahi işin içinden çıkamazlar. Bazı medyumlar ise zihin avcısıdırlar, telkin yöntemleriyle inançlıları avlarlar ve kullanırlar. Gerçekte bu tür medyumların yetenekleri yoktur, tüm amaçları belli hileleri kullanarak ticari amaçlara ulaşmaktır.

Gerçek medyumların öylesine abartılı ticari amaçlara yöneldikleri pek görülmez, daha çok istenen veya sorulanın aksine verdikleri ezoterik, felsefi ve bazen de akademik bilgilerle dikkat çekerler ama bunları değerlendirmek, sınıflandırmak ve saçmalıklardan arındırmak ayrı bir uzmanlık işidir. Ruhçuluk araştırmacılarının genel amacı, medyumların belirsiz ve saptırılmış veya çarpıtılmış iddialarını kurnaz bir müşteri tavrıyla ayıklayabilmek ve az da olsa bazen oluşabilecek kitlesel hipnoz olgusunu yakalayabilmektir.

Buna karşın literatür incelendiğinde görülür ki, benzer testler yapılarak doğal olayların, çoğu zaman doğadışı tanımlandıkları görülmüş, zeki medyumların geçmişte ve günümüzde kalıcı etkiler ve izler bıraktıkları ve bu şekilde de tarafsız gözlemcileri dahi atlattıkları görülmüştür.

Gerçeklerden kaçılamıyor
Saygın bir gazeteci olan John G. Fuller, araştırdığı olayların can alıcı noktasının daima dışarda kaldığına dikkat çekerken;

“Deneylerde çok ikna edici gözüken nokta, yaşamın ebediliğinin rasyonel bir sonuç olduğu ve olası ilişkinin varlığıydı. Bu koşullanma tarafsızlığı bozuyor ve gözlemci inançla, inançsızlık arasında sıkışıp kalıyordu. Bir diğer sorun ise söylenenlerin sıkıcı ve bıktırıcı yığınlar halinde hızla birikmesiydi; bir matematik veya kimya çalışmasında gereken özenin ve titizliğin zaman gözetmeksizin ortaya konması elzemdi...”

Fuller, İngiltere Kilisesi adına özel araştırmalar yaparken, yıllarca İngiltere’nin en tanınmış medyumları ile beraber oldu. Sonuçta Kilise’nin baskılarına rağmen, açıkladığı sonuç şaşırtıcıydı; Fuller 1939’da bitirdiği raporunun sonunda şöyle diyordu;

“Ruhsal ilişkiler hipotezi tam olarak gözlenip, araştırıldığında bazı olayların doğmamış ruhlardan kaynaklandığı veya en azından birisinin böyle olduğu söylenebilir.”

Kilise açısından çok tehlikeli olan bu rapor, 1979 yılında serbest bırakılıncaya kadar, “Çok Özel ve Gizli” damgasını yiyerek Lambeth Sarayı’nda 40 yıl saklandı. Batı dünyasında gerçek medyumların toplumdan kaçındıkları, tanınmak istemedikleri, para almadıkları ve aktivitelerini çevrelerinde yaşayan birkaç kişiyle paylaştıkları görülmektedir.

Spiritüalizm literatürü bu tür insanların kendi kendilerine bastırdıkları kitaplarla doludur, anlatılanlar çevreleri tarafından onaylanmış ve süregelmiştir. Ticari amacı olmayan bu kişisel yayınların aslında bir misyon kimliği altında ortaya konulduğu görülür veya bir ruhsal celse ortamının kuşkulu ortamının yerine, bilinmeyen birinin yazdığı kitabın sayfaları getirilmektedir. Birçok ünlü ve inatçı medyum ise, kişisel çalışmalarını yıllarca saklamakta ve belgelerin ilk elde kalması yolunu seçmektedirler.

Burada medyumun psikolojik yapısı rol oynar, ya yazdıklarını yayınlamanın dünya çapında çok fazla önem taşımadığının bilinçindedir, ya da oluşturduğu gizemden hoşlanmaktadır; buradaki inancında samimi olabilir ve bu şekilde seçilmişliğini vurgular. Tabii aynı anda, yakın çevresindekiler de seçilmişlik giysisine ister istemez bürünürler.

Beyaz Saray’ın medyumu Lincoln’dü
Ruhsal ilişkilerini bireysel yayınlarla ortaya koyanlar arasında çok ünlü isimler dikkat çeker. 1943’de II. Büyük Savaş’da İngiliz Hava Kuvvetleri’ni yöneten Mareşal Lord Dowding ile İngiliz bilim adamı Sir Oliver Lodge’un yazdıkları kitaplar bu türdendir.

Amerikan İç Savaşı sırasında Başkan Abraham Lincoln, Beyaz Saray’da ruhsal celseler düzenlerken, yine II. Büyük Savaş sırasında Sir Winston Churchill’in en yakın dostlarından birisi ünlü bir medyumdu. Kraliçe Victoria, yıllar boyunca John Brown adlı bir trans medyumu aracılığı ile ölmüş kocasıyla ilişki kurmaya çalıştı; amacı çocuklarıyla kocasının iletişimini sağlamaktı. Günümüz İngiltere Sarayı’nın Ana Kraliçe’si yıllardan bire medyum Lillian Bailey aracılığı ile son Kral VI. George ile ilişki kurma çabasındadır.

En ilginci ise, gazeteci Arthur Findlay’a göre Vatican’da da uzun yıllardan beri ruhsal seansların yapıldığıdır. Ölü insanların ve ölü hayvanların görünmeleri, levitasyon olayları, yoktan varolan cisimler yanı aporlar ve iletilen özel bilgiler tamamiyle sahte değildirler, aralarında onaylanmış ve sahteliği asla kanıtlanmamış birçok olay bulunmaktadır ve bunlar fizik medyumluğun tartışılmaz kanıtları olarak kabul edilirler.

Ve bu yetenek başka alanlarda da etkin ve yetkin olmaktadır. ABD’de bulunan Pink Panther Society ile İngiltere’deki Gwen Byrne Örgütü kayıp çocukları araştıran iki önemli uluslararası kuruluştur. Kuşkucu bir kadın olan Gwen’in ve ekibinin önünde kayıp olan ve ölü ilan edilen 9 yaşındaki bir çocuğun görüntüsü yapılan 100 seansın sonucunda ortaya çıkmış ve medyum tarafından nasıl kaçırılıp, öldürüldüğü anlatılmıştı ve olayın araştırmasında herşeyin yüzdeyüz doğru olduğu anlaşıldı. Ama bu büyüleyici olay yeterli olmaz çünkü medyumlarla, araştırmacılar arasındaki işbirliği çoğu zaman yanıltıcı psiko-riskler taşımakta ve aşırı duyarlılıklara neden olmaktadır.

Bu ise istenilen birşey değildir; Öte yandan konuşulduğunda en önemli şey medyumluk kariyerinin ve yetisinin düzeyini koruyabilmektir. Burada ego ve arzular medyumun yeteneğini azaltabilir ve geleneksel olarak düzeyini yitiren medyumun gelişmemiş veya az gelişmiş ilkel ruhlar düzeyine düştüğüne ve sadece onlarla ilişki kurduğuna inanılır.

İşte yanıltıcılık riski burada başlar. Gerçekte yetenekleri tartışılamayan ve yaptıklarına açıklama getirilemeyen aynı zamanda da her tür gözlemci ve kuşkucu tarafından defalarca test edilen medyumların sayısı bilindiği kadarıyla çok azdır ve ancak birkaçı örnek olabilir.

Mucize adam; Mirabelli
Kuşkusuz ki, Brezilyalı fantastik medyum Carlos Mirabelli (1889-1950) örneklerin başında gelir. Carlos Mirabelli tüm zamanların en iyi medyumu kabul edilmektedir. 2 Ocak 1889’da Brezilya, Sao Paulo, Botucatu’da doğdu. Ruhsal yetenekleri çok küçük yaşlarda ortaya çıktı ve gittikçe gelişerek “Mirabelli Mucizeleri” adını aldı. 1930’larda, cisimleri hareket ettiriyor, gündüz saatlerinde veya uyurken ruhsal görüntüler oluşturuyordu.

Sanroki yıllarda ruhsal celseler düzenleyerek, öteki dünya ile ilişkiler kurdu. Aralarında dönemin önemli bilim adamları olan, Miguel Karl, Eurico de Góes, Carlos de Castro ve Thadeu Medeiros’un bulunduğu bir grup uzman Mirabelli’yi uzun süre deneylere tabi tuttular ve sonunda bir şarlatanlık olmadığına karar verdiler. Dünyanın her yerinden gelen bilimcilerin tanıklığı ile gözle görülür medyumik olaylar gerçekleştirmişti; Mirabelli’nin yeteneği ne bugüne kadar tekrarlanabildi, ne de ona yakın yetenekte bir diğer medyuma raslandı. 1927 yılında Brezilya’da yayınlanan “O Medium Mirabelli” adlı 74 sayfalık kitapçıkta, Mirabelli’nin gün ışığında yüzlerce tanığın önünde yeteneklerini sergilediği ve Brezilya’nın sosyal ve bilimsel çevrelerinde olay haline geldiği yazmaktadır. Tanıkların arasında, Brezilya Devlet Başkanı, Devlet Sekreteri, iki tıp profesörü, 72 doktor, 12 mühendis, 36 avukat, 89 resmi görevli, 25 subay, 52 banker, 128 iş adamı, 22 diş hekimi ve çeşitli inançlara mensup din görevlileri bulunuyordu. (Kaynak: Zeitschrift fuer Parapsychologie, 1927baskısı)

Böylesine önemli bir başka örnek yoktur; Mirabelli aralarında Devlet Başkanı’nın da bulunduğu çok önemli insanların karşısında sınanmış ve yirmiden fazla bilim adamı tarafından test edilerek yeteneği araştırılmıştı. 1927 yılında bir dizi deneyden sonra kurulmasına karar verilen Ruhsal Araştırmalar Akademisi “Academia de Estudos Psychicos” geliştirdiği metodu Avrupalı medyumların da sınanması amacıyla yayınladı. Akademi’nin araştırmacıları üçe bölünmüştü; bir grup trans medyumu yani konuşan medyum ile 189 oturum yaparken, diğer bir grup otomatik yazıcı medyumlarla 85 olumlu, 8 olumsuz oturum gerçekleştirdi.

Üçüncü grup ise fiziksel fenomenleri araştırıyordu, 63 olumlu, 47 olumsuz oturum yapıldı. Olumlu 40 oturum gün ışığında, 23’ü normal elektrik ışığında medyum bağlanarak yapılmış, daha önce ve sonrasında oda tamamiyle aranmıştı (Kaynak yazar Brian Inglis). Mirabelli temel eğitim görmüş, normal bir bilinçe sahip ve doğduğu yörenin şivesiyle konuşan bir insandı ama transa girdikten sonra 26 dil konuşuyordu; bu dillerin arasında Almanca, Fransızca, Felemenkçe, dört İtalyan diyaleği, Çekçe, Arapça, Japonca, İspanyolca, Rusça, Türkçe, İbranice, Arnavutça, çeşitli Afrika diyalektleri, Latince, Çince, modern Yunanca, Polonyaca, Suriye-Mısırca ve Antik Yunanca vardı. Ayrıca Mirabelli transtayken, tıp, hukuk, sosyoloji, politik ekonomi, politika, teoloji, psikoloji, tarih, doğal bilimler, astronomi, felsefe, mantık, müzik, ruhçuluk, okültizm ve edebiyat konularında saygın ve ciddi konuşmalar yapıyordu (Kaynak: Greber 1970). Bir diğer olay fakültedeki deneylerde yaşandı, Mirabelli 28 ayrı dilde yazıyordu; oturuyor, yazmaya başlıyor ve usta bir yazarın yazma hızını iki defa aşan bir hızla yazıyordu. İşte örnekler;

• 15 dakikada Polkça 5 sayfalık “Polonya’nın Yeniden Doğuşu”nu,
• 20 dakikada Çekçe 9 sayfalık “Çekoslovakya’nın Bağımsızlığı”nı,
• 12 dakikada İbranice 4 sayfalık “Slander”i,
• 40 dakikada Persçe 25 sayfalık “Büyük İmparatorlukların Dengesizliği”ni,
• 15 dakikada Latince 4 sayfalık “Ünlü Çeviriler”i,
• 12 dakikada Japonca 5 sayfalık “Rus-Japon Savaşı”nı,
• 22 dakikada Surca 15 sayfalık “Allah ve Peygamberleri”ni,
• 15 dakikada Çince 8 sayfalık “Buda için Apoloji”yi,
• 15 dakikada Sur-Mısırca 3 sayfalık “Hukuğun Kökenleri”ni,
• 32 dakikada hiyeroglifle 3 sayfalık ama ne olduğu hala deşifre edilemeyen bir text yazdı.

Elle tutulan hayaletin nabzı atıyordu

Mirabelli inanılmazdı, Sao Vicente’de bir grup tanığın önünde yapılan bir seansta oturduğu koltuktan iki metre yükseldi ve o durumda iki dakika havada durdu. Anlatılan bir diğer olay daha da şaşırtıcıdır, Luz Tren istasyonunda arkadaşlarının ve diğer yolcuların gözlerinin önünde birden kayboldu, 15 dakika sonra 90 km uzaktaki Sao Vicente’den istasyonu telefonla aradı. İki dakika sonra herkesin gözü önünde tekrar ortaya çıktı.

Ama şimdi okuyacağınız olay daha da çarpıcıdır; Üniversite laboratuarlarında yapılan bir seans sabah saat 9:00’da başlamıştı, deney odasında bulunan gözlemcilerin arasında bulunan on kişi bilim doktoru ünvanına sahipti. Mirabelli transa girer girmez tam önünde küçük bir kız çocuğu belirdi. Odada bulunan Dr. Ganymede de Souza şok geçiriyordu, kız birkaç ay önce ölen kendi kızıydı ve üzerinde gömülürken giydirilen elbise vardı. Gözlemcilerden Albay Octavio Viana, kıza dokundu ve nabzını hissettiğini söyledi ve küçük kız sorulan sorulara normal sesiyle, normal cevaplar veriyordu.

Fotoğraflar çekildi ve araştırma raporuna eklendi. Sonra küçük kız solarak veya erir gibi yavaş yavaş kayboldu; olay gün ışığında 36 dakika sürmüştü. Deney devam etti; bu kez deney odasında ortaya çıkan görüntü bir ay önce bir deniz kazasında ölen Rahip Jose de Camargo Barros’du, Rahip odadakilerle konuştu, tamamiyle maddeseldi, kalbi atıyordu, doktorlar dişlerine, karnına ve parmaklarına dokundular, sonra o da kayboldu. Bilim adamlarının dili tutulmuştu, yaşadıkları olayın anlamını aramayı bırakmışlar, hayretle kendileri gibi bir insana benzeyen Mirabelli’nin farkının ne olduğunu merak ediyorlardı.

Deneyler devam ettirildi. Santos kentinde yapılan deneyler, öğleden sonra saat 03:15’de başlatıldı. Salonda 60 tanık vardı, tanıklar daha sonra olanların yazıldığı raporu hep birlikte imzaladılar. Yine bir görüntü oluşmuştu; bu kez yeni ölen saygın doktor Bezerra de Meneses karşılarındaydı, ölü doktorun görüntüsü uzun uzun konuşarak, tanıkların kendisiyle konuştuklarından emin olmalarını istedi. Sesi çok geniş olan salonun her yerine megafonla iletildi ve fotoğraflar çekildi. 15 dakika süreyle iki doktor o bedeni muayene ettiler ve sonuçta anatomik olarak karşılarında normal bir insanın bulunduğunu açıkladılar.

Bu arada ölü doktor bazı izleyicilerle el sıkıştı ve sonra kaybolmaya başladı. Önce ayakları sonra sırasıyla bacakları, karnı, kolları ve sonunda başı yok oldu. Tüm deney sırasında Mirabelli oturduğu koltuğa sıkı sıkı bağlıydı, kapılar ve pencereler özel bir mühür basılarak özenle kapatılmıştı. Çekilen fotoğraflarda ölü doktorla beraber Mirabelli’de açıkça görülüyordu.

Bir diğer seansta Mirabelli tanıklarının gözlerinin önünde birden kayboldu ve yandaki odada ortaya çıktı, oysa bağlıydı ve ipler hala çözülmüş olarak üzerindeydi ve de kapılarda, pencerelerde bulunan mühürler bozulmamıştı. Mirabelli, medyumlar evrenin en olağanüstü örneği olarak daima anımsanacaktır ve sırrını beraberinde hep ilişkide olduğu öte yana götürdü.

24 Mart 2009 Salı

Bilinmeyen Atatürk-4(SON)


ATATÜRK BUGÜN İÇİN DİYORDU Kİ

“Askerliğin herşeyden önce yaratıcılığını severim.Türk Ordusu,vatan evlatlarını yetiştiren irfan ocağıdır.Ordunun temelini oluşturan subaylar,vatan için ölümü göze alan savaşçılardır. Fedakarlık sınıfının en önünde yer alan şerefli insanlardır.Millet zarar görürse bunun sorumluluğu subaylara ait olacaktır.”

“Aldığım sormluluk basit bir şey değildir. Ancak ben vatanım yok olduktan sonra yaşamamaya karar verdiğim için bu kutsal görevi yüklendim.”

“Asil Milletime şunu öğütlerim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne çıkaracağın adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten hiç bir zaman vazgeçmemelidir.”

“Hür ölünecek,fakat asla esir ve zelil yaşanmıyacaktır.”

“Ahmaklar, Amerikan mandacılığına, İngiliz koruyuculuğuna bırakmakla vatan kurtulacak sanıyorlar.Oysa kendi rahatlarını sağlamak için bütün bir vatanı ve tarih boyunca devam eden Türk bağımsızlığını feda ediyorlar. Oh ,ne ala. Mücadele yerine
mandayı kabul edeceğiz ve rahata kavuşacağız. Bu ne gaflet, ne körlük ve budalalıktır. Öyle bir manda egemenlik haklarımıza temsil haklarımıza, kültür bağımsızlığımıza, vatan
bütünlüğümüze dokunayacakmış. Bu hiyanete değil Amerikalılar, çocuklar bile güler. Amerikalılar, kendilerine çıkar sağlamıyan böyle bir mandayı neden kabul etsin? Amerikalılar bizim kara gözümüze mi aşıklar? Bu ne aymazlık, bu ne gaflettir?”

“Hiç bir zaman baş eğmeyeceğiz. Tuttuğumuz yolda sonuna kadar yürüyeceğiz. Hiç bir şartta teslim olmayacağız.Yerli ya da yabancı düşmanlar karşısında haklarımızı savunacağız. Son varlığımız tehlikede. Eğer yenme umudumuz kalmazsa, bir Türk
bayrağının altına sığınıp istiklal uğrunda can vereceğiz.”

Mustafa Kemal Vardı

O günler yaşamanın,
Ayrı bir tadı vardı,
Yediden yetmişine,
Millet bayram yapardı.

Gururumuz sonsuzdu,
Mutlu günler yaşardık,
Vatan aşkıyla yanar,
Marşlar söyler coşardık.

Çünkü başımızda bir,
“Mustafa Kemal vardı”,
Yedi düvel önünde,
Baş eğip selâmlardı.

Sen ki Türk milletinin,
Baş tacı halâskârı,
Gazi Mustafa Kemal,
Bu vatanın mimarı.

Bir volkandın lâv oldun,
Aktın düşman üstüne,
Sürdün 9 Eylül’de,
Akdeniz'in önüne.

Bir dava ki ateşi,
Senin elinle yandı,
Milletin kara bahtı,
Nur oldu aydınlandı.

Mustafa Kemal Paşa'm,
Önünde eğiliriz,
Seninle doğar yaşar,
Bunu bir borç biliriz.

Tarihin gördüğü en büyük devlet adamına sonsuz saygılarımla...

23 Mart 2009 Pazartesi

Bilinmeyen Atatürk-3




SİNEMACI ATATÜRK

Bunun üç gün sonrası, Atatürk, Galip Arcan’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Atatürk piyesin başında mutludur biraz sonra sinirlenmeye başlar ve bir müddet sonra oyun bitince; “Bana Galip Arcan’ı çağırın!” der. Galip Arcan gelince; “Bu piyesi siz mi yazdınız? “der. “Evet paşam ben yazdım”. Ve Atatürk; “Hayır, bu Flor Doranj adlı boldvilin’in aynen çevirisi, neden bunu belirtmediniz? Hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir. Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca, ne dedim biliyor musunuz? “A be Atam, boldvilin’e varıncaya kadar, bunları ne zaman okursun? Ne zaman kafanda tutarsın?” “Sanat ve Atatürk” adlı araştırmamı yapıyorum baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Sinema... Yönetmen Cezmi Ar, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e, tabii Cumhurbaşkanı ya, şöyle dur böyle dur diyemiyor ama diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk; “Gel Cezmi gel, burada başkomutan sensin. Ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın” diyor. Cezmi Ar hayatının son günlerinde; “Ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım” diyecektir. Yıl 1937, Münir Hayri Egeli ile Çankaya’da odalarına çekilirler. Atatürk bir film senaryosu yazmıştır, adını da koymuştur adı; “Ben bir İnkilap Çocuğuyum” dur. Kendi yazdığı film senaryosunu, Münir Hayri Egeli çekecektir, Atatürk de oynayacaktır. Ama yıl 1937’dir, ömrü vefa etmemiştir. Derim ki haydi filmciler bulun bu senaryoyu, filme çekin, çok faydalı olacağına ben kesin gözüyle bakıyorum.



OKUYAN ATATÜRK

Asıl sır nerde? O sırada en büyük lider eleştirmeninin sözü geldi elime. Liderleri çok sıkı eleştiren bir eleştirmen Atatürk için diyor ki; “Liderler içerisinde eleştiri acizliği yaşadığım tek lider Mustafa Kemal’dir. Çünkü bütün Rönesans, bütün reform, bütün aydınlanma çağı etkinlikleri bir adamın kafasında toplanmış, bir çağa sıran etkinlikler on yılda başarılmış, bu büyük bir mucizedir en büyük radikal Mustafa Kemal’dir”. Bunu biz demiyoruz dünyanın en büyük lider eleştirmeni diyor. On yılda bir bakıyorsunuz kara tahtanın başında harf öğretiyor, bir bakıyorsunuz şapka giyiyor, bir bakıyorsunuz tiyatro eseri oynatıyor, yok efendim arkeolojik kazılara gidiyor, tren raylarının genleşme hesabını yapıyor, Ankara’daki caddelerin ne kadar mesafede olacağı konusunda şehirleşme planları yapıyor, on yılda bunların hepsi peki nasıl oluyor? Ben sırrı nerde buldum biliyor musunuz? Onun bir sözünde. Ama bu bence, ve dedim ki bu sözü okuyunca, keşke şu karga kovalamasını kafalarımıza yerleştireceklerine, şu sözünü yerleştirselerdi, herhalde Türkiye çok farklı bir yerde olurdu şu anda. Atatürk diyor ki; “Çocukluğumda elime geçen iki kuruştan birini eğer kitaplara vermeseydim bu gün yapabildiğim işlerin hiçbirini yapamazdım”. Esas sır bence burada. Çocukluğunda eline geçen iki kuruştan birini kitaplara verdiği için 35 yaşında general, 40 yaşında başkomutan, 42 yaşında cumhurbaşkanı, 46 yaşında dile bile dokunabilen tek reformist Mustafa Kemal’dir. İşte bunu yapabilen ve 53 yaşında nutku yazan genç olarak Mustafa Kemal tarihimize geçmiştir.



ATATÜRK VE TÜRK KADINI

Okumayla, ama nasıl okuma biliyor musunuz? Bildiğimiz gibi bir okuma değil. Sizi 1914’e, Anafartalar’a götürüyorum. Anafartalar’da savaşın bir yerindesiniz ve çadırınıza gelip postalları çıkarıp rahatça dinlenmek istersiniz. Ama öyle bir şey yok. Macar Türkoloğu Nemet’in, Fransız Türkoloğu Devin’in Türkoloji albümleri duruyormuş. Açıyor Mustafa Kemal onları okuyor. Diyorlar ki; “Niye bunları okuma gereği duyuyorsun?” verdiği cevaba bakın, diyor ki; “Savaştan sonra bu dilin değişme ihtiyacı var, onu tespite çalışıyorum”. Gelelim 1916’ya. Bitlis cephesi komutanı Mustafa Kemal Bitlis cephesinde çökmekte olan bir cepheyi kurtarıyor ve çadırına geliyor, yaveri İzzettin Çalışlar’ı çağırıyor ve eline bir not veriyor. Notta ne yazıyor biliyor musunuz? “Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınına serbestisini vermek, onu erkeğinin yanında eşit haklara sahip kılmak”. 1916’da, Türk kadının değil adı, değil kimliği, hiçbir şeysi yok. Sokağa çıkma hakkı olmayan bir Türk kadını. Peki sizce tam savaşın en hararetli zamanında neden Mustafa Kemal’in aklına Türk kadını gelmiş? Unutmayın, Kurtuluş Savaşı’nda gördüğümüz kadın manzarası, değil Atatürk’ü, dünyayı şaşırtan bir manzaradır. Ülkelerin savaşları olmuştur ama topyekün savaş örneği ilk defa Kurtuluş Savaşı’nda görülmektedir. Atatürk bu savaşta Ayşe Hatun’u tanımıştır. Ayşe Hatun’u hepimiz tanıyoruz. Onun yapabildiğini acaba hangi ülkenin kadını yapabilir? Ya da zamanımızda hangi kadın yapabilir? Biliyorsunuz sekiz aylık kızı kucağında omuzunda mermi ve cepheye cephane götürüyor. Sekiz aylık kız dinler mi düşmanı, ağlamaya başlıyor. Ve bu sırada ölmesi falan problem değil, ama düşman eğer onları fark ederse çok kısıtlı olan cephane cepheye gidemeyecek, Ayşe Hatun’un bütün düşüncesi o. Ve bu arada çocuğunu göğsüne yaslar, ama indirdiği zaman kendi elleriyle çocuğunun düşmanın şehit ettiğini görecektir. Ayşe Hatun ya da diğer adıyla Tayyibe Hatun o zaman ne yapar? Çocuğunu yere koyar, üzerini bayrakla örter ve aynen şunları söyler. Kafile başkanı komutanımız aktarıyor bunu; “Sen yüzlerce binlerce yıl sonra doğacak Türk çocukları için şehit oldun, bu benim için de senin için de bir şereftir. Yeterki vatan sağolsun” diyor, omuzuna alıyor cephanesini ve yola koyuluyor. Hanımefendiler lütfen bir an için düşünün, çocuğunuzu göz önüne getirin. El bebek gül bebek büyütüyoruz, gözünün içine bakıyoruz ve tercih yapın, sizden sonraki kuşak mı? Çocuğunuz mu? İşte Mustafa Kemal, bu Ayşe ya da diğer adıyla Tayyibe Hatun’u tanıdı.

Kurtuluş Savaşında Kütahya sırtları, hava dondurucu. 75-80 yaşlarında bir nine. Gerisini Komutan Mustafa Necati’den dinleyelim. Mustafa Necati neyi görür? Nine ne kadar yorgan battaniye varsa cephanenin üstüne örtmüştür ama kendisi pazen elbiseyledir. Komutan şunları söyler; “Nine kar sepeliyor, hava çok soğuk bari şu yorganı alsan sırtına” dediğinde aldığı cevap şöyledir; “Dokunma ona, o millet malıdır, nem kapmasın. Ben bir ölürüm ama onunla binler doğacak binler. Hayır oğlum hayır hiç üşümüyorum, soğuğu hiç duymuyorum ki. Düşman bu topraklara girdi gireli benim içim yanıyor içim a oğul...” diyen bir nineyi de tanıdı Mustafa Kemal. Albay Hulusi Atağ’ın kafilesinde olan genç bir kadınımız ise hastadır ve cephane taşırken yere düşmüştür ve ölmek üzeredir. Hulusi Atak sorar; “Bacım bana adını söyle seni tarihe yazdıracağım” der ve aldığı cevap şöyledir; “Adımı ne yapacaksın? Yaz, benim adım Anadolu” Savaşta Atatürk Zekiye Hanım’ı da tanıdı. Zekiye Hanım ne yaptı biliyor musunuz? 10 Aralık 1919 tarihinde, öğretmen okulunun bahçesine 3.000 kadını toplamış, dedim ki herhalde sıfırları fazla okuyorum. Hayır 3.000 kadın... Tamamı kadın olan dünyada ilk mitingdir bu, onun için dünyaya geçmiştir. Peki Zekiye Hanım nasıl toplamıştır bu kadar kadını? Cep telefonu yok, faks yok, hiçbir araç yok. Hadi bunlar var farz edelim. Kadının sokağa çıkma hakkı yokken, 3.000 kadın nasıl organize oldu dersiniz? Bir düşünün...

1996’da İngiltere’de seçim yapılır. Meclisteki kadın millet vekili sayısı, seçimden önce 13’dür, seçimden sonra birden 123 olur. Kim yaptı bu başarıyı derler? Leslie Abdela adlı bir hanımefendidir. Leslie Abdela’yı tüm ülkeler çağırırlar; “Bize de öğret metodunu, biz de kadını fazla sokalım meclise” derler. Leslie Abdela’yı Türkiye de çağırır. Dolar alır ve anlatmak için Şile’ye gelir,. Ve işte sözlerinin özeti; “İngiliz kadını bu başarıyı Atatürk’e danıştı. 1919 dan beri biz Türk kadınının ve Atatürk’ün peşindeyiz, merak ediyorum iki kadın milletvekiliniz benim peşimde niye acaba?” Peki Leslie Abdela’nın uyguladığı projenin adını biliyor musunuz? “Mutfak Projesi” Eğer biz bu metodu uygulasaymışız Türkiye’de sanıyorum erkekleri şu anda meclise nasıl girebiliriz diye arayış içinde olacaktı.

22 Mart 2009 Pazar

Bilinmeyen Atatürk-2




ÇEVRECİ ATATÜRK

Atatürk’ü ağlarken tarih çok ender tespit etmiştir. 25 yıllık
araştırmacıyım, 7 tespitim oldu. İlki Çanakkale’de topçu atışımız başladığı
sırada döktüğü gözyaşıdır, bir diğeri ise hepimizin bildiği bir hikaye ama
ben yine de anlatacağım. O günün Ankara´sı kurak, çorak bir köy. Çankaya’dan
meclise gelirken yol üzerinde sadece ama sadece bir tek iğde ağacı varmış.
Atatürk, o iğde ağacının önünden her geçişlerinde arabasını durdururmuş, inermiş
ve o iğde ağacına selam verirmiş. “Aman paşam ne yapıyorsunuz böyle?”
demişler, “Eee, o yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın
bir neferi. En az diğer neferler kadar bunun da selama hakkı var.” demiş.Yani;”Niye şaşırıyorsunuz?” der gibiymiş. Ve bir gün yanında bulunan
arkadaşına; “İşte bu benim...” derken bir de bakıyor, ağaç yok ortada hemen
iniyor; “Ne yaptınız bu ağaca?” diyor. “Paşam” diyorlar; “Yolu genişletme
için mecburduk kestik o ağacı”. “Yahu diyor bir de bana soraydınız, bu ağacıı
kurtaracak bir yolu mutlaka bulurdum” diyor. Daha fazla dayanamıyor,
arabasına biniyor, şoförünün ve arkadaşının gözü önünde hüngür hüngür
ağlamaya bşlıyor. Bir tek iğde ağacı için mi dersiniz? Hayır. Ağaç çok zor
şartlarda kurtardığı bu topraklarda yetişen bir canlıdır ve lideri olduğu
için de bu toprakların da o iğde ağacının da sorumluluğu Mustafa Kemal’in
omuzlarındaydı da onun için...

Galiba şimdi anlatacağım inanılmaz projeyi de o gün düşünmeye başlamıştı.
Hani “Bir daha böyle bir şeyle karşılaşabilirsem nasıl müdahale
edebilirim...” diye. Bildiğimiz doğa katliamı yani en kolay yaptığımız
katliam. Yıl 1930, Atatürk Yalova köşküne doğru çıkmakta. Bir de bakar bir
bahçıvan koca bir çınar ağacını kesmek üzeredir. “Yahu” der “Sen haytında
hiç böyle bir ağaç yetişdirdinmi ki? Kesmeye muktedir görüyorsun kendini ve
niye?” der. Bahçıvan der ki; “Paşam, çınar ağacının kökleri köşkün temelini
kaldırdı, yaprakları da köşkün pencerelerine müdahale ediyor. Ya köşkü
kaybedeceğiz, ya ağacı keseceğiz. Onun için de kusura bakmayın ama biz ağacı
kesiyoruz”. Bir an düşünür ve; “Hayır gerekirse köşkü ağaçtan
uzaklaştırırız” der. Derler ki bu gün Mustafa Kemal bir hoş. Ne demek köşkü
ağaçtan uzaklaştırmak? Mühendis değil, mimar değil, ziraatçı değil ama ne
yapar biliyor musunuz? İstanbul’da köprü altındaki tramvay raylarını
Yalova’ya taşıtır. Köşkü olduğu gibi tutarak kendisi de kazma
kürek temelini kazarak ve köşkün altına tramvay raylarını döşeyerek köşkü
ağaçtan, 4 metre 80 santim kenara çekerek hala Cumhuriyetimiz gibi ayakta
durmakta olan çınar ağacının kurtuluşunu temin eder.

Dünya çevre lafını ne zaman etmeye başladı? 1980 den sonra. Ama Mustafa
Kemal 1980´den önce, 1930 yılında dünyaya somut bir çevre dersi vermektedir.
5 Mart 1996’da “Atatürk ve Türk Kadını” konulu tiyatrolu konferansımı 25
gençle sunuyorum. 25 gençle birlikte prova yaptık,yorulduk, oturduk,
televizyonu açtık. İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ve 5 kere görüntü
tekrarlanmak üzere önemli bir haber verildi. Haberi aynen aktarıyorum, diyor
du ki; “Amerika’da eski bir ünlü bir müzikhol hiç yıkılmadan dünyada ilk kez
uygulanan bir yöntemle, raylar üzerinde iki metre kenara çekilerek yerine
yeni bir binanın yapıldı”. Dünyada ilk kez lafı da beş kere edildi.
gençlerden biri kalktı ve ne dedi biliyor musunuz? “Ya öğretmenim biz tarihe
pek bir daldık. Bakın el alem neler yapıyor? Teknik, medeniyet biraz da
onlara baksak” deyince arşivimde 1930’da Atatürk’ün bu işi yaparken çekilmiş
resimleri, raylar üzerindeki çekilen resimleri gösterdim ve dedim ki “Şu
anda ne söyleyeceksiniz bana?” Bir genç kalktı ve; “Ya öğretmenim suç bizde
mi? Biz bu konuyu ilk defa sizden duyuyoruz, sizden görüyoruz bu resimleri”
dedi. Ama o haberi bugün milyonlarca Türk genci izledi ve oturdular 25 genç,
bu haberi veren televizyona bir faks çektiler. Faktsa aynen şu yazıyordu;
“İkinci haber olarak 6 dakika müddetle ama beş kez şu resimleri göstermek
suretiyle bu mesajı verin. Bu gün 1996, Amerika raylar üzerinde bir binayı iki metre çekiyor,
yerine yeni bir bina yapıyor, 1930’da ise Atatürk, binayı 4 metre 8 santim
çekiyor, sadece bir ağaç kurtarmak için”

Yıl 1996 idi. Yıl 2005...
Hiçbir televizyonda bunu izlediniz mi? İzlemediniz...

Hadi gelin Söğütözü’ne gidelim, hani şu Ankara yakınlarındaki, o zaman için
80 tane söğüt ağacının olduğu yere. Söğütözü’ne Atatürk hep dinlenmek için
gelirmiş. Bir geldiğinde galiba düşündüğünü sesli olarak aktarmış; “Ah !
burda bir kulübem olsaydı keşke”... “Paşam, istediğin bir kulübe olsun hemen
yaparız şuraya” demişler. “Buradaki ağaçlara ne olacak peki” diye sormuş.
“Paşam burdakiler söğüt ağacı; gönülsüz ağaçtır. Sökeriz başka bir yere
dikeriz, mutlaka tutar” demişler. Bir an durur ve; “Bir tek şartla kabul
ederim, Burda yetecek kadar söğüt ağacını kendi ellerimle sökeceğim, kendi
ellerimle dikeceğim, önce tuttuklarını göreceğim, sonra kulübe yapımına izin
vereceğim” der. Yani bu, bugün betonu yeşile tercih eden zihniyete bence en
güzel örnek teşkil eder. Ne yapar biliyor musunuz? Türkiye Cumhuriyetinin
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk makamını Çankaya’dan Söğütözü’ne
hasırlar üzerine taşıtır. Kabullerini orda yapar, imzalarını orda atar,
çadırda kalır ama söğüt ağacını söker, kendi elleriyle diker, tuttuklarını
görür, ondan sonra bugün çok küçücük ama verdiği mesaj olağanüstü büyük olan
bu Söğütözü’ndeki küçük Atatürk kulübesinin yapılmasına izin verir... 25
yıllık araştırmacıyım. Benim elimde 130 belge var bizzat çevre hareketine
bedenen katıldığına dair. Sadece bende 130 belge var, daha kim bilir kaç
belge var...



ÇİFTÇİ ATATÜRK

Şimdi Tahsin Çoşkan’u davet edelim. Tahsin Coşkan o zamanın genç bir ziraat mühendisi. Atatürk; “Gel Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum” diyor. Giderler, Tahsin Bey gösterdiği yere bakar. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. “Paşam hayrola?” der. Atatürk; “Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum” der. Coşkan ise; “Paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir, ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?” der. Atatürk’ün cevabı Atatürk’çedir. Der ki; “Ben en zor olanı yapayım da, siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız.” Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu aradaTahsin Çoşkan; “Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın” der. Ama dinleyen kim. “Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana burasıyla ilgili resmi bir yazı getir” der. Biraz sonra Tahsin Coşkan, kendi dediği çıktı diye çok mutludur, üzerinde “Burada hiçbirşey yetişmez...”yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar. Atatürk biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kalemi alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar; “Burası vatan toprağıdır, kaderine terk edemeyiz”, etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra... Peki 25 Mayıs 1933 nedir? Atatürk o gün ne yaptı? İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem de bugünkü gibi, ağaç diktik, çöp topladık gibi değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmekteler, havuz yapılmış, çocuklar yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden öder ama kazancı almaz, buraya bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir ve herkes yemektedir. Herkes çok mutludur ama en mutlusu Mustafa Kemal Atatürk’dür.
Nebizade diye bir arkadaşı vardır, Nebizade’nin de kafası çok karışıktır; “Paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı. Peki sen nasıl anladın burda orman olacağını?” der. Atatürk de; “Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin Çoşkan’ın burda birşey yetişmez dediği günün akşamı, tebdili kıyafetle Çankaya’dan kaçtım, burdaki köylülere geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. ‘Al dediler’ ve bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. ‘Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz’ dediler. Ah o iki gün Çankaya’da nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana; ‘Ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin.” Ve hani Tahsin Coşkan’ın o raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış, epey de ilerlemiştim” der. Sonra Tahsin Coşkan’ı da buraya müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil...

Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için 1919’dan başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum. Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günlü Cumhuriyet Gazetesi’nde bir haber okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte, hediye götürüyoruz ve adına da “Atatürk Çiçeği” diyoruz. O Atatürk çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazete ne diyor. Haber şu; “Chicago özel-Geçenlerde Vanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Land’ın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir. Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama daha önce Tarsus Koleji’nde Atatürk’le tanışmış, onun tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe Atatürk isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve Atatürk’ün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul edilmiştir”. Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi Atatürk adıyla üretiliyor ve satılıyor. Biliyor muydunuz?



ARKEOLOG ATATÜRK

Evet Atatürk’e Başöğretmen diyenler de var aranızda, evet biliyorum ama sizlere soruyorum? Bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır ya çevrecidir, ya tiyatrocudur, ya sanatçıdır, ya arkeologdur, ya da başka bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider odur ve dünyada “Kültür Antropoloğu” sıfatı verilebilen tek lider Mustafa Kemal’dir. Gelin 5 Mayıs 1935’de, Ahlatlıbel’e gidelim. Ahlatlıbel, Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bu gün olduğu gibi açın, kazın, imzalayın, değil. Nasıl yetişmiş inanın, hiç anlamadım. Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor, oraya iki kere gidiyor, Konya’da Asar kazıları başlıyor başında, bir de bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında, toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Yahu ne yapıyor Mustafa Kemal” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumuyor, uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor, bir heyecan bir telaş... Üç gün sonra; “Gelin, Ahlatlıbel’e gidiyoruz, arkeologlar toplanın” diyor. Başlarında en büyük arkeoloğumuz Zübeyir Koşar var. Toplanıyorlar ve Mustafa Kemal heyecanla diyor ki; “Kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir” Yabancı arkeologlar; “El insaf paşam, anladık iyi askersin, iyi devlet adamısın ama yani bu iş bizim işimiz, niye karışıyorsun?” der gibi oluyorlar ama emir büyük yerden. Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu? Bütün bulgular ordan çıkıyor. İnat uğruna, kendi dedikleri yeri de kazıyorlar ama hiçbir bulguya rastlamıyorlar.

20 Mart 2009 Cuma

Bilinmeyen Atatürk-1



İNSAN ATATÜRK

İstanbul Üniversitesinin açılış töreni. Çok mütevazı bir salon, tahta iskemleler, ortaya Atatürk’ün oturması için kırmızı renkte süslü muhteşem bir koltuk konmuş. Profesörlerle birlikte geliyor, buyurun diyorlar. Bir koltuğa bakıyor dönüyor profesörlere, aynen şunları söylüyor; “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk sadece sizlere layıktır” diyor. En kıdemli profesörü o koltuğa oturtuyor ve kendisi tahta iskemlede programı sonuna kadar izliyor. Evet yani kendince hak etmediği hiçbir koltuğa oturmayan bir Mustafa Kemal’i görüyoruz orada. Dünya lideri olmak sanıyorum bu evet .
Bu arada İstanbul ve Ankara illerinden birisine Atatürk adının verilmesi için bir kanun önergesi veriliyor meclise. Bu önergeyi vereni hemen çağırıyor ve aynen şunları söylüyor; “Bir ismin dillerde kalması için şehrin temellerine sığınmasına gerek yoktur. Bakın bu şehrin ismi İstanbul ama Fatih Sultan Mehmet’i hemen hatırlıyoruz. Eğer ben bir şey yapabildiysem bunu binaların tepelerine, şehrin temellerine ismimi yazarak değil milletimin kalbine yazarak anılmak isterim” diyor, hiçbir yere adının verilmesini kabul etmiyor. Şimdi bakıyorum da önüne gelenin adı bir yerlerde yazıyor ve merak ediyorum nasıl oluyor bu diye...



YAZAR, ŞAİR VE GAZETECİ ATATÜRK

Atatürk yazmaya da vakit bulabilmiş. Evet bir geometri kitabı yazmış. Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin isim babası, bu yazdığı kitapla bizzat Mustafa Kemal’dir. İyi ki de yazmış yoksa eşkenar üçgen demek için; “müselleseyi bilmemne bilmemne...” demek gerekecekti. İnanın bu kadar şeyi aklımda tutuyorum, bir onu tutamadım. İyi ki yazmışsın dedim. Bu arada Atatürk her sektöre el attı dedim ya, basın sektörüne de el atıyor ve bir gazete çıkarıyor. Adı “Mimber”, 52 sayı çıkmış ve bu gazeteleri okuduğum zaman, işte bu Mustafa Kemal’in gazetesi dedim.”Sansür” kelimesi ilk defa bu gazetede yer almıştır. Bu arada keşke bütün Türk gençlerimiz bu gazeteleri okuyabilseydi diye düşünmeden de edemedim. Çok moral bulurlardı. Bu arada çok güzel şiirler yazmış. İlk şiiri, 1908 Şanlı Ordu Dergisi’nde yayınlanmış. Bu arada nutku yazmış, tiyatro eserleri yazmış, sinema senaryoları yazmış, yazmış yazmış. Peki okumuş yazmış ama sadece gününün problemlerine mi çare bulmuş Mustafa Kemal? Sadece gününü mü kurtarmış acaba? Hadi gelin esas önemli olan da bu, buna bir bakalım mı ne dersiniz?



EKONOMİST ATATÜRK

Atatürk inanın, bu günü çok net görmüş, hadi görmekle kalsa iyi, bir de bu gün kullanacağımız kadar güncel geçerli ve çözümsel önerileri de yazarak bırakmış bir lider. Söyleyin bana hangi ülkede var böyle bir lider? İşte ilk örneğimiz; sorunların bir tanesi de ekonomik sorunlar. Peki Amerika’nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Jhons bize ne öneriyor? Diyor ki; “Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk’ü örnek alsın yeter” Atatürk’ün ekonomi ile de ilgili ne görüşleri vardı acaba? Bunun üzerine, Maliye arşivine indim, incelememde gördüm ki, Atatürk’ün ekonomide en önem verdiği şey Türk parasının değerini korumak. 1919’a baktım, Türk parası Sterlin karşısında var, o zaman dolar yok, Sterlin karşısında 605 kuruş. Diyelim bir savaş yapıldı, ülke yıkıldı tekrar yapıldı. Peki 1938’de kaç kuruş biliyor musunuz? Yani 19 sene sonra? İnanılmaz bir şey, 616 kuruş. Buna gerçekten inanmaya imkan yok. Peki dedim ki herhalde yanlış okudum, banknot artış hacmine baktım, banknot artış hacmi 1919’dan, 1938 son dört ayına kadar, (sağlığından dolayı son dört ay ilgilenemiyor) sadece % 8 artmış, bu çok büyük bir başarı. Peki o son dört ayda ne oldu, tahmin ettiniz mi? % 15. Yani 19 senede % 8, son dört ayda % 15. Bir arşiv belgesi daha aktarmak istiyorum size. 5 Aralık 1927’de bir Türk Lirası verdiğimiz zaman, karşılığında 2 dolar alabiliyormuşuz. Eğer bizim nesil vazifemizi yapaydık, bugün 20 liralık banknotu götürecektiniz, karşılığında 40 dolar alacaktınız. Ve diyorum ki bizim yaptığımız, size çektirdiğimiz sıkıntıları çekmemeniz için lütfen ekonomik görüşleriyle Atatürk’ü mutlaka incelemenizi tavsiye ediyorum. Biliyorsunuz 1929’da çok büyük bir ekonomik kriz var. Bütün dünyayı sarsan bir ekonomik kriz. Peki soruyorum size sarsılmayan bir ülke var mı? Türkiye var. Peki 1929’da bütün dünya, en gelişmiş ülkeler bile buhran yaşıyor. Haydi biz etkilenmedik ama rakamlara bakın kişi başına düşen milli gelir % 51,2 artıyor. Eksilmeye alışmışız da artma kelimesi garip geliyor bize. Enflasyon ne kadar? Sadece % -1.2, bunlar resmi rakamlar...

ATATÜRK VE SANATÇIYA SAYGI

Nehire Nehir hanımefendi anlatıyor; “O zamanlar kadınların sanatçı kimliğini yeni yeni kazandığı dönemler. Benim tiyatroda çömezlik dönemim. Muhsin Ertuğrul, Darül Bedai’ye baş yönetmen olarak atanmış. Çok titiz bir insan. Provadan oyuna her şey saat titizliği ile işliyor, perde bir saniye bile geç açılmıyordu. Provaya geç kalan oyuncu derhal oyundan uzaklaştırılıyordu. Eee tahmin edersiniz ki bu durumda Muhsin Ertuğrul’unda düşmanı çoktu. Bir gece Dolmabahçe’den Atatürk’ün Şehir Tiyatrolarına geleceği haber verildi. Ben de karşılamak için hazırdım. Fakat Paşa gecikti. Muhsin Ertuğrul kendisini beklemeden perdeyi saniyesi saniyesine açıp oyunu başlattı. Atatürk 4 dakika geç kalmıştı. Etraftaki dalkavuklar Atatürk geldiğinde Muhsin Ertuğrul’un onu beklemeden perdeyi açtığını ellerini ovuştura ovuştura anlattılar Atatürk “Yaaa, öyle mi Muhsin Ertuğrul’la Görüşürüz” dedi. Herkes Muhsin Ertuğrul’un işinin bittiğine inanıyor, ben müdür olacağım sen müdür olacaksın kavgaları bile başlıyor. Atatürk piyesin bitiminde Muhsin Ertuğrul’u ayakta karşılıyor. Deminkileri de yanına çağırarak aynen şunları söylüyor; ‘Sizi tebrik ederim işinizle ilgili ciddiyetiniz ülkenin gelişimini cidiye aldığınızı gösterir biz geç kaldık siz vazifenizi yaptınız eğer bir tek benim için perdeyi açmayıp oyunu başlatmasaydınız bu dalkavukluktan ileri gitmez ve beni çok üzerdi ben herkesin her sahada işini bu kadar ciddiye almasını istiyorum ülke ancak böyle ilerler efendiler’. Etraftakilerin suratları görülmeye o sırada değerdi.”Ama işte liderlik diyorum...

Düşmanımız dünden daha az değil, dünden daha çok. Bütün ülkelerin gözü bizim ülkemizde. Nasıl olmasın ki! Galiba bir tek bizim gözümüz yok şu ülkede. Bu gün bunun için parçalama ve bölme girişimlerini yüz yıllardır uyguluyorlar. Bir ara siyasi girdiler, sağ-sol diye böldüler, kapışın dediler, yutmadık. Daha sonra etnik böldüler, kürt-Türk dediler, kapışın dediler, yutmadık. Dinimizi kullandılar, kapanan-kapanmayan, laik olan–olmayan, Atatürk’çü olan, olmayan diye dörde beşe, tarikatlara bölünün dediler ki kolay alalım, yutmadık. Ekonomiyi kullandılar, zengin, fakir, alan, alamayan dediler, gene olmadı. Yani tazı eski tazıydı, habire çulunu değiştirdiler. Oyunun kuralı buydu ama biz bu oyuna hiç gelmedik gelmeye de asla niyetimiz yok. Yeni Atatürk’ler yetişiyor ve gelmekte. İşte bugün bizi kuvvetlendikçe budanan, diğer türlü olduğu sürece de sulanan bir ağaç misali görmek gafletinde olan, ya da başka bir deyişle ayağa kalkmayacak kadar destekle ama yere düşmeyecek kadar köstekle politikası uygulamaya çalışan tüm ülkelere, iç ve dış düşmanlarımıza karşı en güzel cevabı ne zaman vereceğiz biliyor musunuz? Onu anmayı bırakıp anlamaya başladığımız zaman. Onu yakamızda taşıdığımız kadar fikir ve eylemlerimizde de taşıyabildiğimiz zaman. Onu özlediğimiz kadar özümsediğimiz zaman. Onunla yarışan ama onu aşmış yeni Mustafa Kemalleri yetiştirebildiğimiz zaman vereceğimiz inancıyla. sizlerden Mustafa Kemal’in gösterdiği hedefe henüz ulaşamamış olmaktan dolayı özür diliyor, bu hedefe ulaşana dek sakın bizi affetmeyin diyor ve bir şiirle sözlerime son veriyorum.

Atatürk’de, et artı kemik artı kandı,
İnsanüstü değildi yani Atatürk,
Atatürk’de herkes gibi kusurları olan,
Küçük büyük ve çirkinde olabilirdi ama güzeldi...
Atatürk yorgunluk kahvesini bir su başında yudumlamayı,
Serhat türkülerini, Alaturkayı, mesela Safiye Ayla’yı,
Yemeklerden fasulye pilakisini seven,
Mirkelam bir İstanbul efendisi.
Aşık ve şair, mahcup ve ürkek,
Karadenizli değil ama Karadeniz kadar canlı,
Adanalı değil ama Adanalı kadar sıcak kanlı,
Ve bir Aydınlı kadar oturaklı ve zeybek.
Velhasıl bizim mayamızdan bizim kumaşımızdandı Mustafa Kemal.
İnsan üstü değildi Atatürk,
Tam insandı...

18 Mart 2009 Çarşamba

Psişik Yeteneklerinizi Geliştirme Yolları



Duyu ötesi algılama yeteneğinizi geliştirme konusunda uzmanlarn tavsiyeleri şöyle:

Yapmanız gereken ilk şey, duyu ötesi algılama yeteneğine sahip olduğunuzu ve çalışırsanız bunu geliştirebileceğinizi kabul etmektir.

1- Yeteneğinizin varlığını kabul edin ve onunla yüzleşin:
Yapmanız gereken ilk şey, duyu ötesi algılama yeteneğine sahip olduğunuzu ve çalışırsanız bunu geliştirebileceğinizi kabul etmektir. Size komik de gelse, bunu kendi kendinize tekrarlamakta fayda var: Psişik yetenekleriniz olduğunu kendinize tekrar edin. Bunu günde en az bir kere yapın. Başkalarının sizi duyması veya başka insanlara bu yeteneğinizden bahsetmeniz (şimdilik) gerekmez.

Bu tarz 'kendi kendine' konuşma yönteminin bilimsel bir temeli var. Tıpkı fiziksel bir beceri gibi, zihinsel bir beceriyi de (örneğin yabancı dil öğrenmek veya şiir ezberlemek gibi) geliştirmek için de sürekli tekrar yapmalı ve beyninizi ‘bu özellikle tanışmaya’ teşvik etmelisiniz. Ve bütün bu sürecin ilk adımı, sizin kendi kendinize inanmanız olacaktır.

Psychic Journal dergisinde yazdığı makalede Russel Steward "Bilinçaltımızın bilinçli tarafımızla iletişime geçebilmesi zaman alan bir süreçtir ve bunu başarmanın ilk adımı bunun hakkında düşünmektir" dedikten sonra bu düşüncelerin zihninizde olumlu etkilere yaratarak daha önce varlığını bile bilmediğiniz kapıların açılmasına yardımcı olacağını söylüyor.

2- Araştırın, okuyun ve diğer insanların deneyimlerini anlamaya çalışın:
Bu konu hakkında çaba gösteren çok sayıda insan var ve şu ana kadar edindikleri tecrübeleri diğer insanlarla paylaşmak konusunda son derece istekliler. Özellikle Internet üzerinde bu konuda çok zengin meteryel bulacaksınız. Konuyla ilgili dergi ve kitaplar son derece yaygın. Kendi yeteneklerinizi keşfetmede diğer insanların tecrübeleri de size çok faydalı olacaktır.

Unutmayın, bu bir yarışma değil, karşılıklı dayanışma süreci. Bir gün gelecek siz de edindiğiniz tecrübelerinizi diğer insanlarla paylaşmak isteyeceksiniz ve kendilerini keşfetmeleri yolunda onlara gerçekten yardımcı olacaksınız.

3- Zihinsel egzersiz ve meditasyon yapın:
Sportif bir faaliyet için antrenman yapmak veya bir müzik aletini çalma işinde ustalaşmak için çok ama çok pratik yapmanız gerekir. Aynı kural zihinsel yeteneklerinizin geliştirilmesi için de söz konusudur. Hepimizde yetenek olduğu doğru, ama bunu geliştirmek için çalışmamız gerekir.

Şöyle düşünün: İnsan olarak hepimizde ‘konuşma’ yeteneği var. Ama pratik yaparak ‘güzel ve etkili konuşma’ yeteneğimizi geliştirebiliriz. Duyu dışı algılama yeteneğimiz de bunun gibidir.

İlk başlarda size faydasız ve boşuna görünse de zihinsel hatırlama egzersizlerini sıkça yapın. Mesela telefon çaldığında hemen cevap vermeden önce ‘arayan kişinin kim olabileceğini’ tahmin etmek için kendinize 2-3 saniye zaman ayırın.

4- Çalışmalarınız sırasında umutsuzluğa kapılmayın:
Bu konunun uzmanları, daha önce bu tür deneyimlerle ilgilenmemiş bir kişinin okuyup araştırmaya yapmaya ve kendini geliştirmeye başlamasından itibaren en az 6 aylık bir süre geçmesi gerektiğini ve ancak ondan sonra kişinin kendi katettiği mesafelerin bilincine varmaya başlayacağını söylüyorlar.

17 Mart 2009 Salı

Psişik Yeteneğiniz Var Mı?


Psişik yetenek, nasıl olduğunu bilmeden bir kişi ya da bir durum hakkında bilgi sahibi olabilme yeteneğidir.

Aslında hepimiz bir çok doğal yeteneğe sahip olarak dünyaya geliyoruz. Ama bunların çoğunun farkında değiliz
Doğal yeteneklerimizin farkına varır ve onları geliştirmek için yeterince çaba sarf edersek başarmamız için önümüzde hiçbir engel kalmaz. Yeter ki inanarak ve sabırla egzersiz yapalım.

Psişik yetenek, nasıl olduğunu bilmeden bir kişi ya da bir durum hakkında bilgi sahibi olabilme yeteneğidir. Kimse size söylemediği, siz daha önce başka bir yerde duymadığınız ve okumadığınız halde, ilk defa gördüğünüz bir insan veya ilk defa gittiğiniz bir yer hakkında ‘bir şeyleri kesin olarak biliyor’ ama bunu nasıl bildiğinizi tarif edemiyorsanız, psişik yeteneğiniz açığa çıkmış demektir.

Gerçeği söylemek gerekirse hepimiz altıncı his yeteneğiyle doğuyoruz. Ama daha küçücük bir çocukken sahip olduğumuz bu yetenek, ilerleyen yıllarda kaybolup gidiyor, çünkü büyüklerimiz bize ‘böyle şeylerin deli saçması’ olduğuna dair fikirler aşılıyorlar.

Büyüyüp yetişkin bir insan oluncaya kadar da doğal yeteneklerimizi ‘yok farz etmeye’ o kadar alışmış oluyoruz ki ‘duyu ötesi algı’ yeteneği diye bir şeyin varlığına bile inanmıyoruz.

Şöyle bir düşünün, mutlaka sizin de başınıza gelmiştir:

* Telefonun çalacağını hissetiniz ve birden telefon çalmaya başladı..
* Telefon çalmaya başladı ve daha telefonu açmadan arayanın kim olduğunu bildiniz..
* Ya da uzun süredir görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünüyordunuz ve birden ondan bir haber geldi..
* Karşınızdaki insan daha ağzını açmadan onun söyleyeceği şeyi bildiniz..
* Aklınızdan bir şarkı geçiyordu ve radyoyu bir açıyorsunuz ki o şarkı çalmaya başlıyor..
* Tam olarak bilemediğiniz bir nedenden ötürü bir yere gitmek, bir şey yapmak veya yaptığınız bir şeyi hemen bırakmak istediğiniz fark ettiniz. İç sesinize kulak vererek zor durumdaki bir insana yardımcı oldunuz veya onu bir tehlikenden korumuş oldunuz..
* Karşınızdaki kişi asıl hislerini saklamaya çalışsa bile, hemen farkına varıyorsunuz..
* Tanımadığınız insanlarla dolu bir kalabalık bir ortamda (mesela alışveriş yaptığınız bir markette) önce kafanızın içinde duyduğunuz bir cümleyi hemen sonrasında etraftaki bir başka insandan sesli olarak duyuyorsunuz..



Öyle bir düşünce tarzıyla yetiştiriliyoruz ki bu olayların ciddiyetini fark etmiyor ve “A ne tesadüf?” deyip geçiyoruz.

Yukarıda kısaca değindiğimiz örneklerin hemen hepsinde, size iletilen (ancak kaynağının ne olduğunu kestiremediğiniz) bir bilgi söz konusu olmuştur. Bu bilgiyi size ileten, bütün canlıları saran enerji alanından başka bir şey değil.

Nasıl ki wireless veya bluetooth bulunan özellikleri sayesinde dizüstü bilgisayarınız veya cep telefonunuzla mucizeler yaratabiliyorsunuz, bizi saran enerji ortamı da bir tür evrensel ‘wireless’ olarak düşünülebilir.

DUYU ÖTESİ ALGILAMA BİR HURAFE DEĞİL!

Siz ister inanın ister inanmayın bu dünyada yalnızca medyumlar değil psikiyatri kliniklerinde bir çok bilim adamı da ‘duyu ötesi algılama’ olgusunu ciddiye alıyor ve araştırıyor. Genel kabul gören bir teoriye göre, bu evrendeki bütün yaşayan canlılar olarak hepimizi kuşatan bir enerji ağıyla birbirimize bağlıyız.

Okyanusta yaşayan balıklar, yosunlar, nasıl ki aynı sularda yüzmekte ve aynı okyanusla birbirlerine bağlıysa, biz evrendeki bütün yaşayan organizmalar da ‘devasa’ bir enerji okyanusunda birbirimize bağlıyız. Ama aramızdan pek azı ‘canlıları birbirine bağlayan’ bu enerji ağıyla bilinçli temas halinde. Pek çoğumuz ise, tıpkı şairin “Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler” dediği şekilde bu kavramı algılamaktan aciz vaziyetteyiz.

Çok uzun zamandır bir takım insanlar ‘gizli ilimler’ çerçevesinde bu kavramlara aşina olmakla birlikte, özellikle 19.Yüzyıl’dan itibaren gelişen sanayii devriminin bu konuları ‘metafizik saçmalıklar ‘olarak değerlendirme eğilimi aydın çevrelerde hakim oldu.

Ancak kuantum fiziğine dair bilgilerimiz geliştikçe, parapsikoloji giderek deneysel bir bilim olma yoluna girdi. Dünyanın çeşitli modern ülkelerindeki üniversitelerde ‘parapsikoloji’ alanlarında ciddi araştırmalar yapılıyor.

16 Mart 2009 Pazartesi

Hayalet Görünce Ne Yapmalı?


Hayalet veya benzer bir görüntüyle karşılaştığınızda muhtemelen çok korkmuş olacaksınız. Korkunun sizi ele geçirmesine izin vermeyin.

Hayalet görünce ne yapmak gerekir?
Bilinmezlerle dolu bir dünyada yaşıyoruz, başımıza ne geleceği hiç belli değil. Her şeye hazırlıklı olmalı.

Kitaplıklarda rastlanan, kitap veya dokuman okurken görülen hayaletler muhtemelen sizin varlığınızın farkında bile değildir. Onlara doğru ani hareket yapmayın, ses veya ışık tutmayın. Eğer hayalet avında değilseniz, mekanı sessizce terk edin.
Hayaletlere inanmayan biriyseniz bu yazı size komik ve saçma görünebilir. Ama her ihtimale karşı okumanızı ve aklınızın bir yerinde tutmanızı öneririz.

Siz ister inanın ister inanmayın, bu dünyada hayaletlerin varlığına inanan, hatta onların peşine bile düşen insanlar var. Asla temenni etmiyoruz ama eğer bir hayaletle karşılaşacak olursanız, bu konuya yıllarını vermiş uzmanların size ileteceği notları bilmek istersiniz diye düşündük.

Paranormal aktiviteler ve hayaletlerle ilgilenen uzmanların hazırladığı 'Ghost Trackers' websitesinden derlediğimiz bilgileri aşağıda bulacaksınız.

Ghost Trackers resmi websitesi için TIK'layın

Hayalet veya benzer bir görüntüyle karşılaştığınızda muhtemelen çok korkmuş olacaksınız. Korkunun sizi ele geçirmesine izin vermeyin.

Hatırlamanız gereken hususlar şöyle:

1- Hayaletler sizi evinize kadar takip etmez! Belli bir mekan veya alana sıkışmış durumdadırlar. Orayı terk etmeleri mümkün olsa zaten bu boyuttan ayrılırlardı.

2- Siz hayalet gördünüz diye hayaletin de sizi gördüğünü varsaymayın. Sırf gıcıklık olsun diye sizi rahatsız etmeye veya korkutmaya çalışmıyor. Muhtemelen siz de onu korkutuyor veya rahatsız ediyorsunuz.

3- Hayaletler size istemediğiniz şeyleri yaptıramaz. Hayatta sahip oldukları güçlerinden daha fazlasına sahip değiller. Eşyaları hareket ettirecek enerjileri olsa bile sizin bilinçaltınıza inemezler.

4- Hayalet, aslında bu dünyada olmaması gerektiği halde bir sebepten buraya takılıp kalmış bir varlıktır. Ortalığı altüst edecek fazlaca bir enerjiye de sahip değildir. Filmlerde gördüğünüz her şeye inanmayın.

5- Bir hayaletle karşılaştıktan sonra zihninize karanlık düşünceler saplanıp kalmışsa, bunun sebebi hayalet değil. Yaşamış olduğunuz korku dolu tecrübenin sizde yarattığı bir etki bu. Bu gerçeğin bilincine varırsanız, korkunuzu ve karanlık düşünceleri alt etmeniz kolaylaşacaktır.

6- Hayaletler sizi lanetleyemez, siz izin vermedikçe düşüncelerinize giremez. Hollywood filmlerinde olduğu gibi otomobilinizi yoldan çıkarmaz.

7- Hayaletlerin 'görünür olmak' için bile çok fazla enerji soğurduklarını unutmayın. Size fiziksel zarar veremezler. Hayaletle karşılaştığınızda size gelebilecek fiziksel zarar ancak kaçarken bileğinizi burkmanız veya kapıya çarpmanız vs. olabilir.

8- Hayaletler sizi rüyalarınızda rahatsız etmez. Freddy'nin kabusları sadece bir filmdi, unutmayın.

9- Hayaletler kasıtlı olarak sizi rahatsız etmek amacında değildir. Onları, yolunu kaybetmiş birer yolcu gibi düşünün.

10- Kitaplıklarda rastlanan, kitap veya dokuman okurken görülen hayaletler muhtemelen sizin varlığınızın farkında bile değildir. Onlara doğru ani hareket yapmayın, ses veya ışık tutmayın. Eğer hayalet avında değilseniz, mekanı sessizce terk edin.

11- Çok nadir de olsa, yaşayan birine mesaj iletmek veya geride bıraktığı yakınlarının iyi olup olmadığını kontrol etmek isteyen hayalet vakalarına rastlanmıştır. Böyle bir durumda bile karşılaştığınız hayalet sizden ancak yardım istemektedir, size zarar vermek amacında değildir.

12- Bütün hayaletler er veya geç bu dünyadan giderler.

HAYALET AVINA ÇIKACAKSANIZ

Hayalet avı, hayaletlere karşı açılmış bir safari değildir. Hayalet görmek için sizin hayaletin peşine düşmenizdir. Paranormal aksiyon arayışı heyecanlı bir macera olabilir. Ama eğer size korkutucu geliyorsa, asla girişmeyin.

Eğer bu satırları okurken bile gerildiyseniz, devam etmenize gerek yok.

Hayalet avına çıkacaksanız dikkat etmeniz gereken hususlar şöyle:

1- Salim kafayla bu işe girişin. Asla alkol veya uyuşturucu etkisi altındayken böyle bir deneyime kalkışmayın.

2- Sigara da içmeyin. Sigara dumanı ortama girdiğinde duman etkisi sizi yanıltabilir. Sigara tiryakisiyseniz zaten koku alma duygunuz körelmiş demektir. Oysa hayalet peşindeyken koku alma duygunuza da ihtiyacınız olacaktır.

3- Kestirmeden gitmeyin. Araştırma yapacaksanız gireceğiniz mekanın sahiplerinden veya sorumlularından izin alın. Kapalı mekana girecekseniz, dışarıda kalacak en az bir kişinin sizin içeri girdiğinizi bilmesini sağlayın.

4- Hemen sonuca atlamayın. Gözlediğiniz şeyler, rüzgar vs. gibi doğal etkilerin neticesinde meydana gelmiş de olabilir.

5- Açık fikirli olun.Eğer hayalet diye bir şey olmadığını düşünüyorsanız, muhtemelen olmayacaktır. Septik insanların yaydığı negatif enerji sizin işinize yaramaz.

6- Araştırın. Hayalet araştırması için girdiğiniz mekanın nasıl bir yer oldunu, yakın geçmişini bilerek hareket edin.

7- Fotoğraf makinasının kayışını çıkarın veya makinayı boynunuza asın. Makina kayışının objektifin önüne geçerek yanıltıcı görüntülere yol açtığı sayısız durum vardır. Saçınız uzunsa, arkadan bağlayın. Fotoğraf çekimi sırasında saçınızın kameranın önüne geçmesi de yanıltıcı görüntü oluşumuna yol açabilir.

8- Yanınıza aldığınız ses ve görüntü kayıt cihazlarının iyi durumda olduğuna emin olun. Toz ve kir bir takım istenmeyen sonuçlara yol açabilir. Cihazlarınızı bakımlı tutmak kolayca bozulmalarını da önleyecektir.

9- El feneriniz, kameranız ve kayıt cihazınız için mutlaka yanınızda yedek pil bulundurun. Tam ihtiyacınız olduğu anda piliniz biterse çok üzülürsünüz sonra.

10- Not defteri veya sesli, kayıt cihazı bulundurun. Gözlemlerinizi anında kaydetmeniz, içinde bulunduğunuz ay evresi, hava durumu vs. gibi durumları not etmekte fayda vardır.

11- Asla yalnız gitmeyin! Hem birbirinizin güvenliğini sağlamış olursunuz hem de daha sonra yaşadığınız deneyimleri karşılıklı kontrol ederek daha sağlıklı veri toplarsınız.

12- Başkalarıyla paylaşmadan önce gözlemlerinizi bir yere yazılı olarak kaydedin. Birilerinin daha sonra çıkıp "Bunları aynen falancanın kitabından almışsın" gibi bir suçlamaya karşı böylesi bir yöntem önerilir.

13- Hava soğuksa, fotoğraf çekme anında nefesinizi tutun. Soğuk havadaki nefes, çoğu kere resimde yanıltıcı görüntülerin çıkmasına neden olur.

14- Tozlu ve kirli bir yolda veya patikada hareket halindeyken resim çekmeyin. Havadaki toz parçacıkları resimde yanıltıcı görüntüler oluşmasına neden olabilir.

15- Sisli, yağmurlu, karlı vs ortamlarda resim çekmeyin. Görüntüde yanılmalara neden olur.

16- Sahaya çıktığınızda orasının kendi eviniz olmadığını unutmayın. Saygısız, gürültülü ve acayip hareketler yapmayın.

17- Hayalet avı için gittiğiniz metruk bir mekanda asla ruh çağırmaya falan kalkmayın.

18- Kamerayı direk güneş ışığına veya ayna-cam gibi yansıtıcı yüzeylere tutmayın. Resimde görülen ışık kırılmaları ve kırmızı çizgiler, daha sonra hayalet resmiyle karışabilir